21 Aralık 2025 Pazar

MÜSLÜMANLIK, İSLÂM DİNİ VE UYARILAR; Ali Bardakoğlu, Eski Diyanet İşleri Başkanı

MÜSLÜMANLIK, İSLÂM DİNİ VE UYARILAR

Ali Bardakoğlu

Eski Diyanet İşleri Başkanı

1. İslâm dinî dünyada yaşansın diye gönderildi, ahirette değil. Yani dünyayı terk et, hiçbir şey yapma, ahirette kazanırsın mesajını vermiyor. Müslümanlar dünya-ahiret dengesini yitirdiler.

2. Biz Müslümanlığı, sadece inanma ve namaz, oruç, hac gibi belli ritüelleri yerine getirme olarak algıladığımız sürece bu mahçup edici durum devam edecektir.

3. Ortadoğu toplumları barut fıçısı gibi. Birbirlerine duydukları öfkeyi mezhep, din duyarlılığı veya öteki üzerinden dile getiriyor. Onlar üzerinden kimlikler şekilleniyor. Toplum olarak ayrıştığımız, artık birbirimize öfke duyduğumuz doğrudur. Bunlar, sosyal birlik beraberliğimiz, açısından alarm noktalarıdır.

4. Serbest pazar mantığıyla fetva arayan, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler kapladı ortalığı. İslâm âlimlerinin içinde yaşadığı hayatla ve gerçekliklerle bağı koptu. Üçüncü, beşinci asırda yazılan kitaplardaki bilgileri, tekrar ederek insanlara dinî anlattığımızı düşünemeyiz. 50 küsur İslâm ülkesi var, paramparçayız.

5. İslâm barış dinîdir diyoruz; ama kimseyi inandıramıyoruz; çünkü birçok yerde Müslümanlar birbirinin boğazını sıkıyor. Birbirinin Müslümanlığını beğenmez oldular. Birbirini itham ve tekfir ederek, sürekli camdan aşağı atmakla meşguller.

6. Her şeyin altüst olduğu, fırsat eşitliğinin olmadığı, işgaller altında umutların tükendiği, siyasal katılımın olmadığı toplumda, sadece din anlatarak insanları mutlu edemeyiz.

İslâm dünyası acilen: Bilgi, çalışma, üretme, temizlik, sosyal barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın hakları, çevre, özgürlükler, ötekinin hakkı gibi temel konularda, zihnini durultmak ve bu konularda mesafe almak zorunda. İslâmiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.

7. Gönlüm isterdi ki, evrensel ilâhî din olan İslâm’ın günümüz uleması, dünyada kanıksadığımız bunca eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik, güçlü ve egemenin oldu bittileri karşısında hakkın sesi olsun, her türlü ayırımcılığa karşı çıksın, bizlere hepimizin Âdem’in çocukları kardeşler olduğumuzu, insan olarak eşit ve değerli olduğumuzu, insanca bir hayatın hepimizin temel hakkı olduğunu hatırlatsın.

Tabii öyle olmadı ve olmuyor. Olup bitene eleştirel baktığımızda bunu açıkça görüyoruz.

8.Bugün birçok dinî Cemaat birer ekonomik sektöre dönüştü. Unutmamalı, Türkiye’de dinî gruplar kamusal alana sirayet etmeye başladığı, kapalı ve kayıt dışı olup kendilerine göre dinî eğitim vermeye başlarsa, sorun büyür: FETÖ’deki gibi. Ülke benzeri oluşumlara gebe demektir.

9. Dinî Cemaat ve Tarikatlar siyaset, kamusal alan, yaygın din eğitimi ve ticaretten elini çekip kendi aslî ve sivil hizmet alanlarına çekilmezse, kayıt dışılıktan çıkıp şeffaf ve denetlenebilir olmazsa, yeni maceralar yaşamamız kaçınılmaz görünüyor.

10. Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor. Böyle bir din anlayışı sizi dünya sahnesinde yukarı çeker mi? Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil. Bugün İslâm dinîni gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanlar, asılsız kutsallıklar üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri artırımı peşindeler.

11. “Din, acı, gözyaşı, melankoli ve menkıbedir” dedik. Ya geçmişe özlemle ya da bir kurtarıcı bekleyerek vakit geçiriyoruz. Bireyi ve birey bilincini, birey sorumluluğunu yok ettik.

Başımıza geleni de hep “Ya Allah’ın gazabı ya da ötekinin kötülüğü” diye anlattık. “Sen sadece dua et, hatta en etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun” diyerek piyangocu bir anlayışı besledik. Halkı böyle besleyince onlar da buna uygun hoca tipi istemeye başladı.

12. Böyle bir dinî anlayışın, çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor.

Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslâmofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır.

13. Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslâm, seccadeni ser ibadetle ömrünü geçir demiyor. Düşünce, bilgi, yararlı iş, temizlik, haklının ve mağdurun yanında olma, iyiliği destekleyip kötülüğü önleme, insanı insan olduğu için sevme hepsi ibadettir. Sadaka ve iane kültürüyle ya da retorikle bunları sağlayamayız.

14. Kuran’ı Kerim ile aramız açıldı. Kuran’ı Kerim’in bize verdiği öğütlere kulak tıkadık ve kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva vermeye başladık.

18 Aralık 2025 Perşembe

KİN KAPISI VE İHANETLER; Yılmaz KARAHAN

KİN KAPISI VE İHANETLER 

Yayin Tarihi 28 Mayıs, 2008 
Kategori TÜRK DÜNYASI

KİN KAPISI VE İHANETLER

YILMAZ KARAHAN ; Kaynak: Prof. Dr. Ahmet Akgündüz “Sorularla Osmanlı”

image00172.jpgimage00225.jpg

Osmanlı Döneminde iki Patrik, İhanetleri yüzünden asılmıştır.




1. Fener Patriği III. Pantenios, Eflak ve Boğdan voyvodalarını isyana teşvik ediyor. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, Patriğin voyvodalara gönderdiği mektubu ele geçiriyor ve Patriğin asılmasını emrediyor. Patrik III. Pantenios, 24 Mart 1657 günü Parmakkapı’da asılıyor…


2. 1820-1821 Mora isyanı, Balkanlar’ın Memâlik-i Osmanî’den ayrılmasını sağlayan en önemli hareketlerden biri oluyor.

Mora’da Binlerce Müslüman Türk kılıçtan geçirilmişti. Dönemin Padişahı İkinci Mahmut, Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı görevlendirmiş ve bu ayaklanmada parmağı olanların derhal tespit edilmesini istemiştir. Yapılan tahkikatta ve Patriğin evine düzenlenen baskında Patrik Beşinci Gregorius’un “İhanet” ettiği tespit edilir. Ayrıca Osmanlının amansız düşmanı Rus Çarı Alexandra'ya yazdığı "İstihbarat Mektupları" ortaya çıkar ve yargılanan patrik, halkı isyana teşvik etmek ve Devleti Osmani Aliye'ye ihanet etmek suçuyla “idam”a mahkûm edilir. İnfaz, Fener Patrikhanesinin Kapısı önünde 21 Nisan 1821 günü icra edilir.

Bunun üzerine Patrikhane Yönetimi, aynı yerde bir Türk büyüğü asılana kadar bu kapının kapalı tutulmasına karar veriyor. Mezkûr kapı, KİN KAPISIolarak anılıyor…

Patrikhane Yönetiminin bu kararından haberdar olan Türk Devlet Yetkilileri, buna bir misilleme olarak, Patrikhanenin bulunduğu sokağın adını Sadrazam Ali Paşa koyarlar. Bu kapı hala kapalıdır. Girişler, bu kapının solundaki küçük kapıdan yapılmaktadır

İDAM EDİLEN PATRİĞİN RUS ÇAR’INA MEKTUBU

Osmanlı Devletinde Rus Sefiri (büyük elçisi) olarak uzun seneler çalışan İgnatiyef, “isyana elebaşılık etmek” suçundan Fener Patrikhânesi’nin kapısında asılan, Patrik Gregorius’un, Rus Çarı Aleksandr’a yazdığı mektuba hâtırâlarında şöyle yer veriyor:


– “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-ı mümkündür. Çünkü Türkler, çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidirler. Bu hasletleri de, dinlerine bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine itaat duygularından gelmektedir. 

Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ü idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da an’anelerine olan merbutiyetten (bağlılıktan), ahlaklarının salâbetinden (kuvvetinden) gelmektedir.


Türkler’de evvela itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) kesretmek (parçalamak), dinî metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, an’ânât-ı milliye ve mâneviyelerine uymayan haricî fikirler ve hareketlere onları alıştırmaktır.


Türkler, haricî muaveneti (dış yardımı) reddederler, haysiyet hisleri buna manidir. Velev ki, muvakkat bir zaman için zahirî kuvvet ve kudret verse de, Türkler’i harici muavenete alıştırmalıdır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkler’i kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ni tasfiye için, mücerred olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir. Ve hatta sadece bu yolda yürümek Türkler’in haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.

Yapılacak olan, Türkler’e bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır!”

Fener Rum Patrikhanesi’nin açtığı okullardan birisi olan İkonomos Akademisinin 1884 Yılı Ders Müfredatında olan Ada Belediye Başkanı tarafından ele geçirilen ders müfredatında şunlar yer alıyordu:


1) Türkler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacak.

2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa’ya duyurulacak ve uygar dünya Türklere düşman edilecek.

3) Türkler ekonomik bakımdan çökertilecek. Bu amaçla zengin Türkler sakat ticaret yollarına götürülecek, bol faizli krediler açılacak, ağır şartlarla rehin kabul edilecek.

4) Türklerin ahlâk, milliyet, din ve gelenekleri dejenere  edilecek. Bu amaçla küfürler öğretilecek ve bu küfürlerin Türkler arasında yayılmasına çalışılacak. Türkler ziyana ve diğer ahlaksızlıklara teşvik edilecek. Türk gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanarak sevgi ve saygı bağlılıkları kırılacak. Aralarına ikilik sokulacak. Argoya benzer bir küfür dili Türkler arasında yayılarak millî dil ve duyguları bozulacak. 
Zengin Rum tüccar ve esnafı Türk hocalara bol hediye ve veresiye vererek onları elde edecek. Hocalar içkiye alıştırılacak. Her türlü uydurma inanışlarla dini inançları saptırılacak. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp, Türk halkı ile hocaların arası açılacak.

5) Türk hükümranlığı baltalanacak. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip, Bizans yeniden kurulacak.

6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecek. Ayaklanmalar düzenlenip zamanında aradan çekilerek, Türkler arasında kardeş kanı akıtılacak. Komiteler kurulup Türk köyleri basılacak.

7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefalete götürecek her yola başvurulacak. Türk topraklarındaki en önemli gıda maddeleri, halkın elinden hızla ve gizlice toplanıp adalara gönderilecek. Buradan komşu ülkelere satılacak. Rum tüccarların uğradığı zarar milli bankalar tarafından para olarak ödenecek.

8- Doktor ve Eczacı Rumlar, hastaları özellikle kimsesiz hastaları gizlice zehirleyip öldürecek. Kör, sağır, sakat edecek. Saf dışı bırakmaya çalışacak.

9) Tarım politikasında Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından mahrum edilecek. Borçların kolayca çoğalması sağlanacak. Böylece Türkler ellerindeki toprakları Rum tüccarlara satmak zorunda kalacaklar.

10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve hatta kadın ikramları ile Etniki Eterya’nın emrine alınacak. Ancak bu işler tamamen okuldan yetişmiş papazların talimatına ve okulun tayin edeceği kişilerle bunların vereceği direktiflere göre uygulanacak.

11) Fırsat çıktıkça özellikle resmi binalarda yangın çıkarılacak, ölümlü kazalar yaratılacak, savaş gemilerine, yangın ve yaralar açılacak.

12) Bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan Manastırlardaki istekleri hemen yapılacak., verecekleri mektuplar kendi işlerinden önce yerine götürülüp teslim edilecek.

13) Bütün Rum ustaları kesinlikle Türk çırakları kullanmayacaktır. Politik düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi gibi kullanacaktır.

14) Bütün bu kurallar gizli olarak yapılacak, kurallara uymayanlar hemen Aforoz edilecek, Kredileri kesilecek ve Rum Toplumu arasından kovulacaktır.

a)DİNLER ARASI DİYALOG,

b) TOPRAK SATIŞLARI,

c) KÖYLÜNÜN TARIMDAN UZAKLAŞTIRILMASI,

ç) BANKA FAİZLERİ İLE İNSANLARIMIZIN EZİLMESİ,

d) DIŞ BORÇLA TİCARET YAPILMASI,

e) TÜRKÇENİN BOZULMASI,

f) TÜRK TÖRESİNİN UNUTTURULMASI,

 BİR PLANIN PARÇASI MI?


9 Şubat 2025 Pazar

MÜSLÜMAN AKLININ MÜHÜRLENİŞİ: Tahsin BULUT

              MÜSLÜMAN AKLININ MÜHÜRLENİŞİ

                                                        Tahsin BULUT

Amerikalı yazar Robert R. Reilly'nin kaleme aldığı, 'MÜSLÜMAN AKLININ MÜHÜRLENİŞİ; İslam'ın Entelektüel İntiharı, Günümüz İslamcılık Krizini Nasıl Yarattı' adlı kitabının Ekşi Sözlük yazarı 'skocax' tarafından kaleme alınan yaklaşık 45 sayfalık özetinin, aşağıda kısa bir değerlendirmesini yapacağım. Yazıyı benim de üyesi bulunduğum DEMOKRATİK DEĞİŞİM HAREKETİ'nin WhatsApp grubunda rastlamıştım. Grup sözcümüz Rubil GÖKDEMİR'in '1-2 sayfalık bir özete indirgeyebilir misin' ricası üzerine bu yazıyı kaleme aldım ve siz okuyucularla paylaşmak istedim.

Kitap, 8 ile 12'nci yüzyıllar arası aklı esas alan: El Kindi, İbn-i Rüşd, İbn-i Heysem, Farabi, İbn-i Sina, El Razi, El Harezmi, İbn-i Haldun gibi ünlü filozoflar yetiştiren, İslam dünyasının alimleridir. Daha sonrakiler, aklı ve bilimi reddederek nasıl da sefalete sürüklendiğini anlatan, dünyanın en büyük entelektüel dramlarından biri olarak adlandırdığı hikâyeyi konu edinmektedir.

Uzun yıllar İslam alanında araştırmalar yapan yazar Reilly, İslam'da felsefeyi benimseyen Mutezile Akımının yok olması ve Aklı İhmal Eden Eşarilik Akımının İslam dünyasına hakim olması ile filozoflar çağının sonlandığını görüyoruz… Bunun neticesinde de İslam'da akılcı düşüncenin çöktüğünü ve Selefilik Akımının ortaya çıktığını anlattığı çalışmasında, diğer mezhep ve akımlar için de yüzde 40'lık bir nüfuz alanı ile en yüksek orana sahip olan İrrasyonel Eşari Ekolün, hemen bütün İslam dünyasını etkilediğini belirtmektedir.

İslam düşünce hayatında 6'ncı Yüzyıl'dan itibaren iki akımın veya iki ekolün etkisini görürüz. Yukarıda da belirttiğim gibi bu ekollerin ilki Mutezile, ikincisi ise Eşari ekolüdür.

Mutezile Ekolü Özetle:

'Tanrı insanlara akıl vermiştir ve insanlar akıl yoluyla Tanrı’yı, ahlakı, iyiyi, kötüyü bulur. “İnsan-Tanrı ilişkisinde merkezde akıl vardır” diyen bir akımı temsil eder.

Eşari Ekolü İse:

'Aklın hakikati bulabilme kabiliyetini reddeden ya da bu kabiliyeti sınırlı kabul eden ve hakikatleri: “Bilinemez!” olarak gören, yaratıcı ile onun yarattığı akıl arasında bir otorite seçme tercihinde bulunarak, Tanrı ile aklı karşı karşıya getiren' diğer bir akımı temsil eder.

Mutezile Akımına Göre: Tanrı'nın insandan beklediği ilk vazife, akıl yoluyla bir yaratıcı olduğunun bulunmasıdır. Mutezile, Tanrı'nın dünyaya doğrudan müdahale ettiği fikrine karşı çıkar. Yani Tanrı, dağdan salınan bir kayayı aşağıya doğru kendisi yuvarlamaz; bunun için yer çekimini yaratmıştır ve bu görevi her seferinde yer çekimi yerine getirir. Mutezile, Tanrı'nın kanunlarını, doğa kanunları olarak kabul eder.

Kitabın ilk bölümünde, İslam'ın Yunan Felsefesi'ni keşfi, anlatılmaktadır. İslam'ın hızla geniş bir coğrafyaya yayılması, bu coğrafyalarda Bizans entelektüel birikimi ile, yani eski Yunan felsefesi ile tanışmasına vesile olmuştur. Bu sayede Müslümanlar, tıp, matematik, doğa bilimleri, kimya ve astroloji ile yakından ilgilenmeye başladılar ve 8. Yüzyıl'dan itibaren benim adlandırmamla 'İslam bilim uyanışına' ve akılcılığa adım atmış oldular.

Böylece Müslüman filozofların ortaya çıkışı ile Mutezile akımı doğdu. Dönemin ilk entelektüel tartışması 'kader ve kaza' konularında ortaya çıktı ve Kaderiyye ile Cebriyye taraftarlarını karşı karşıya getirdi. Mutezile yanlıları aklı önceledikleri için, 'insan iradesinin kendi kaderini belirlediğini' savunarak Kaderiyye tarafında yer alırken, Eşari ve Hanbeli taraftarlarına göre, 'insanın anne karnındayken yanına Allah tarafından gönderilen meleklerce nasıl bir insan olacağı kaydedilir ve Allah iyi ya da kötü insan olup olmayacağına karar vererek, insanı ister cennete isterse cehenneme gönderir.'

Görüldüğü gibi Eşariler insan iradesini neredeyse yok sayarak, aklı ihmal etmiş, insanın yaptığı her iyi ya da kötü hareketin faturasını Allaha mal etmişlerdir.

Bu durum, o dönemin egemen gücü Emevi Siyasi Önderlerinin, yani dini siyasallaştıran Emevi Siyasetçilerinin zulümlerini Allah'a fatura etme kolaylığı, bakımından işlerine gelmiş ve günümüze kadar gelen 'Emevi İslamı' dediğimiz irrasyonel bir inanış biçiminin İslam coğrafyalarına hakim olmasına neden olmuştur. Mutezile taraftarları ise, Allah'ın kötü hareketler yaptırmayacağını söyleyerek, aklın öne çıkarılmasında ısrarcı olmuşlardır.

Emevileri ortadan kaldıran Abbasi Yönetimi, özellikle rüyasında bile Aristo ile tartışmalar yapan 7. Halife Memun döneminde Mutezileyi şiar edinmiş ve devletin resmi ideolojisi haline getirmiştir. Fakat daha sonra gelen 10. Halife Mütevekkil'in önderliğinde Mutezile ekolüne karşı savaş açılır ve aklın egemenliğindeki bu akımın etkisi zayıflatılır. İslam'ın ilk filozofu olan El Kindi'nin bile kütüphanesine el konulur ve kendisine zulmedilir.

Eşariliğin kurucusu Hasan El Eşari'nin ölümünden yaklaşık yüz yirmi (120) yıl kadar sonra, dünyaya gelen ünlü İslam bilgini Gazali, önceleri felsefeye, akla itibar etmesine rağmen, daha sonra, anlaşılmaz bir biçimde felsefedeki 'nedensellik ilkesini' yani 'neden sonuç ilişkisini', 'doğa kanunlarını' ve 'aklın üstünlüğünü' reddederek Yunan Felsefesi'nin tercümesi ile ortaya çıkan İslam bilim uyanışının, ortadan kaldırılması yönündeki çabalara büyük destek verir.

Gazali'ye göre 'susamak ile su içmek arasında' bir neden sonuç ilişkisi değil, sadece ilahi bir irade vardır. Bu yüzden Gazali, İslam düşüncesinde nedenselliğin kaybedilmesine vesile olan kişi olarak bilinir. Oysa nedenselliğin olmadığı yerde akıldan da, bilimden de, gerçeklikten de bahsedemeyiz. Yine Gazali'ye göre akıl, ahlaki gerçeğin kaynağı değildir. Bu yüzden akıl, farz ve haramlar için bir referans oluşturamaz. Gazali'nin adalet kavramına yaklaşımı da benzerdir. İnsanın adaleti tesis edemeyeceğine, aksine Allah'ın koyduğu kural ve yasaklarla, adaleti eksiksiz tesis ettiğine inanır. Yani Gazali: Aklı devre dışı bırakarak, adaleti, 'haramlardan sakınmak ve farzları yerine getirmekle' sınırlamaktadır.

Gazali'den sonra gelen İbn-i Rüşd ise, 'eğer sebep ve sonuç arasında bir ilişki yoksa, dünyada bir düzenden bahsetmek imkansızdır. Halbuki o düzen ve nizam vardır ve bir bilgelik ve akıl aracılığı ile yaratılmıştır' der. Bu iki görüş ayrılığına göre Gazali'nin Allah'ı mutlak irade, İbn-i Rüşd'ün ise mutlak akıl ve mutlak bilgelik, olarak gördüğünü anlıyoruz. Yani Gazali'de kişi Allah, İbn-i Rüşt'te ise kavram Allah düşüncesi hakimdir.

Eşarilik insanın iradesini ve aklını tamamen yok sayarak, insanın bir eylemin başlatıcısı ve bitiricisi olamayacağını ve bütün bir hayatın Tanrı'nın isteği ile gerçekleştiğini savunur. Bu görüşe göre Tanrı bütün kötülüklerin ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. Esasen bu görüş Kur'an'da birçok yerde bahsi geçen “aklı üstün tutan ve siz hiç akletmez misiniz? Siz hiç düşünmez misiniz?” diye haykıran ayetlerin de bir yanı ile inkârı anlamına gelmektedir.

Nihayet 8-12 yüzyıllar arası El Kindi ile başlayan, İbn-i Rüşd, İbn-i Heysem, Farabi, İbn-i Sina, El Razi, El Harezmi, İbn-i Haldun gibi düşünürlerle devam eden İslam akıl ve bilim uyanışının önü maalesef, Eşari ekolü ile ve Hanbeli akımı ile kesilmiştir…

Günümüzde İslam ile demokrasinin bir arada olamayışının, İslam ülkeleri ile gelişmiş Batı ülkeleri arasındaki gelişmişlik farkının, İslam dünyasındaki çöküntünün ve sefaletin hikayesi bu ekollerin İslam coğrafyasına egemen oluşuna dayanır.

İslam dünyası, bu durumun bilincine varamadığı sürece de maalesef acılar içinde sürünmeye devam edecek ve sırtı yerden kalkmayacaktır…

        SİYASAL İSLÂM’IN GERÇEKLERİ

İlahiyatçı-yazar Ayşe SUCU İlahiyat Fakültesi mezunu bir hanımefendidir; 'Siyasal İslamın Gerçekleri' kitabının arka kapağı üzerinde, çok dikkat çekici bir araştırmanın sonucu var. İsterseniz oradan başlayalım:

‘An Economic İslamicity Index’ başlıklı makaleye göre 208 ülke arasında yönetim anlayışı Kur’an'a ve İslami ideallere uygun olduğunu belirtilen, ilk otuz ülke arasında, tek bir İslâm ülkesi yok!..

208 ülkenin ilk otuzunda yer alan ve Müslüman olmayan ülkelerin, Müslüman ülkelerden daha Müslümanca yaşadıkları, ortaya çıkmış… Ayşe Sucu soruyor:

Bu durum neyle izah edilebilir?

İslam’da olmayan, birçok din dışı tavır ve davranışların, İslam ile anılıyor olması, neden Müslümanları harekete geçirmiyor?

Soruları çoğaltmak mümkün diyor Sayın Ayşe SUCU? Sorun derin ve İslam coğrafyasının içinde bulunduğu hal içler acısı diyor, Sayın SUCU! 

Kitabın ilerleyen sayfalarında Ayşe SUCU şöyle diyor: Devlet şahıs olmadığı için devletin dini olmaz. Devleti yönetenler inanır ya da inanmaz; ‘İşi ehline ver!’ ayeti, asıl olanın adalet ve liyakat olduğunu ortaya koyar.

Yine kitabında Sayın SUCU, laiklik olmazsa olmazımızdır; diyor ve Atatürk’e de atıfta bulunarak ekliyor; Atatürk diyor ki: "Efendiler!.. Biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti; Şeyhler, Dervişler, Müritler memleketi olamaz!.."

Yine Ayşe SUCU kitabında şöyle diyor: ‘Dini öğretiler; insani erdemler üzerinden okunmadığı sürece, insanlığın vicdanını harekete geçiremeyeceği açıktır. Bunu günümüz Müslümanları üzerinden okumak mümkündür.’

Öte yandan; ‘sevdiğiniz şeylerden infak etmeden fazilete ulaşamazsınız.’ diyor Sayın Sucu.

Yine Sayın Sucu kitabında soruyor:

Vergi kaçıran kim, rüşvet alan ya da veren kim?

Kamu mülkünü talan eden kim?

Göz yuman, ortak çıkan kim?

Kayırmacılık yapan kim?

Sokakları çöplüğe çeviren kim?

Çocukları taciz eden ve kadına şiddet uygulayan kim?

Yalan söyleyen, iftira atan, sözünde durmayan kim?

İnsanların mahrem hayatını düzmece videolar ile ortaya koyan, haksızlığa göz yuman ve zulmeden kim?

Listeyi uzatabiliriz diyor Sayın SUCU!

İnanç tam da bu noktada ritüellere, sembollere, entelektüel derinliği olmayan tekrarlara indirgeniyor ve bu yukarıda saydığımız çirkinlikler bu yüzden gerçekleşiyor!.. 

‘Uygarlık kökenleri kurutulan inançlar, siyasete malzeme oluşturur’ diyor Sayın Sucu.

Ayşe SUCU kitabın ilerleyen bölümlerinde şöyle diyor; Maalesef: 

Kur’an'da 700’ün üzerinde, "aklı kullanmayı öneren ayet" görmezden gelinir. Evrensel ilkeler dikkate alınmaksızın, zayıf rivayetlere dayalı indi görüşler, dinin olmazsa olmazları olarak sunulur ise gelinecek nota, burasıdır sayın okurum. 

Ayşe SUCU hanımefendi harika bir kitaba imza atmış; o kadar ki zamanlaması benim kitabım gibi çok isabetli olmuş:

İsabetle kitabın ilerleyen bölümlerinde şöyle diyor Sayın Sucu:

 ‘Ve Türk Siyaseti bilmelidir ki; muktedirin sırf iktidarından ötürü olmayan vasıflarını övenler, gün gelecek muktedirin, o olmayan vasıflarını yereceklerdir.’

Kitabın ilerleyen bölümünde Sayın Sucu şöyle diyor; ‘Ötekiler yaratmak isteyenlere seleniyorum; ötekilerimiz olsun, olmalı da…'

Neleri mi öteleyelim?

Arsızlığı, doymazlığı, hırsızlığı, yalanı, kibri, hakareti, şiddeti, nefreti, sevgisizliği, edepsizliği, otoriterliği gelin öteleyelim?’

Bu kitabı günümüz Siyasal İslamcılığını anlayabilmek için herkese öneriyorum. Bu arada kitabın bana gazeteci dostum Yüksel BAYSAL tarafından hediye edildiğini de söylemem lazım… İyi ki hediye etmiş dostum, kitap sayesinde yeni şeyler öğrendim.