11 Ağustos 2020 Salı

TÜRK MİLLETİ, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

TÜRK MİLLETİ
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının 'Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın' diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla gözyaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegane fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.

30 Ağustos'ta sevk ve idare ettiğim muharebede Türk milleti yanımdaydı. Bir insan, milletiyle beraber hareket ettiği zaman ne kadar kuvvetli hissediyor, bilir misiniz? Bunun tarifi zordur. Bunun anlatmakta güçlük çekersem beni mazur görünüz.[1]

Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları'na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez.

Artık bugün demokrasi fikri daimî yükselen bir denizi andırmaktadır. 20. yüzyıl, birçok müstebit hükûmetlerin bu denizde boğulduğunu görmüştür.

Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk milletine canımı vereceğim.

Benim yaratılışımda fevkalade olan bir şey varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedî olduğunu göstermelidir.

Bilelim ki millî benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.

Bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz.

Bir milletin başarısı, mutlaka bütün millî güçlerin bir istikamette oluşmasıyla mümkündür. Bu nedenle bilelim ki, elde ettiğimiz başarı, milletin güç birliği etmesinden, ortak hareket etmesinden ileri gelmiştir. Eğer aynı başarı ve zaferleri gelecekte de tekrarlamak istiyorsak, aynı esasa dayanalım ve aynı şekilde yürüyelim.

Biz daima hakikat arayan, onu bulunca ve bulduğuna kani olunca açıkça söylemekten kaçınmayan insanlar olmalıyız.

Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle gidermeye çalışmalıyız. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli topluluklar, hep millî inançlarına sarılarak, milliyetçilik idealinin gücü ile kendilerini kurtardılar. Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı, hissî, fikrî ve fiilî olarak, bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim.

Biz ne Bolşevikiz ne de komünist Ne biri ne diğeri olamayız. Türkler milliyetperver ve dinlerine hürmetkâr bir millettir. Bizim hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümetidir.

Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle iş birliği yapan bütün milletlere saygı duyar ve riayet ederiz.

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz.

Bizim başka milletlerden hiçbir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz.

Bizim halkımız, menfaatleri birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil tam aksine varlıkları ve çalışmalarının sonuçları birbirine gerekli olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve işçilerdir. Bunların hangisi diğerinin muarızı olabilir?

Bizim milletimiz, vatanı için, hürriyeti ve egemenliği için fedakâr bir halktır.

Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

Bu memleket, Dünya'nın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne yedi bin senelik (en aşağı), bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, Güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, Dünya'yı aydınlatan Güneş'tir.

Bu memleket tarihte Türk'tü, hâlde Türk'tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.

Bu millet kılı kıpırdamadan dava uğruna canını vermeye razı olmasaydı, ben hiçbir şey yapamazdım.

Bugün vardığımız barışın ebedî barış olacağına inanmak safilik olur. Bu o kadar önemli bir gerçektir ki, ondan bir an bile gaflet, milletin hayatını tehlikeye sokar. Şüphesiz, hukukumuza, şeref ve haysiyetimize saygı gösterildikçe, mukabil saygıda asla kusur etmeyeceğiz. Fakat, ne çare ki, zayıf olanların hukukuna saygının noksan olduğunu veya hiç saygı gösterilmediğini çok acı tecrübelerle öğrendik. Onun için, her türlü ihtimallerin gerektireceği hazırlıkları yapmakta asla gecikmeyeceğiz.

Bu dünyadan göçerek Türk milletine veda edeceklerinin çocuklarına kendinden sonra yaşayacaklara, son sözü bu olmalıdır: 'Benim Türk milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemişti, siz onları tamamlayacaksınız. Siz de sizden sonrakilere benim sözümü tekrar ediniz. Bu sözler bir ferdin değil, bir Türk milleti duygusunun ifadesidir.' Bunu, her Türk bir parola gibi kendinden sonrakilere mütemadiyen tekrar etmekle son nefesini verecektir. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğini, onun ebedi olduğunu göstermelidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur!  (1935)

Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır; fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti mürteci, beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntüden başka bir tesir yapmamıştır; çünkü bu millet fertleri de umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar. Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi vatandaşlar, mukadderat ve talihlerini Türk milletine vicdani arzularıyla bağladıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözüyle bakılmak, medeni Türk milletinin asil ahlâkından beklenebilir mi?

Büyük şeyleri büyük milletler yapar.

Çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsinin birbirlerine ve işçiye muhtaç olduğunu kim inkâr edebilir?

Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi.

Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.

Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sâirenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin millî rabıtalarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanlarını uyuşturdu. Bu pek tabii idi; çünkü, Muhammed'in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu.

Bu Arap fikri, “Ümmet” kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi millî lisanında değil, Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı.

Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin mânâsını bilmediği halde Kur'ân'ı ezberlemekten beyni sulanmış “Hafızlar”a döndüler.

Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince karışık, cahil hocalar ağzıyla, “ateş ve azap” ile müthiş bir muamma halinde kalan dinî hırs ve siyasetlerine âlet ittihaz ettiler.

Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupa'da Allah kelimesinin îlâsı (yüceltilmesi) parolası altında Hıristiyan milletlerinin idareleri altına geçirdiler, fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler.

Ne onları “Ümmet” yaptılar, ne onlarla birleşerek kuvvetli bir millet yaptılar.

Mısır'da belirsiz bir adamı 'Halifedir' diye yok ettiler! Hırkasıdır diye bir palas pâreyi hilâfet alâmeti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, “Halife” oldular. Gâh şarka, gâh garba veya her tarafa birden saldıra saldıra Türk milletini, topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular.

Millî duyguyu boğan, “Fânî Fünya”ya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra Âhiret'te kavuşacağını vaat ve temin eden dinî akîde ve dinî his, millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mânî olamadı.

Bu feci manzara karşısında kalanlara kendilerinden evvel ölenlerin Ahiret'teki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek Âhiret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi, Dünya'nın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı.

Davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti.

Türk vicdan-ı umûmîsi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle (açıklıkla, ferahlıkla), büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu? Türkün millî hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, Cennet'i değil, eski, hakîkî büyük Türk Cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra.

Türk milleti, millî hissi dînî hisle değil, fakat insanî hisle yan yana düşünmekten zevk alır, vicdanında millî hissin yanında insanî hissin, şerefli yerini daima muhafaza etmekle müftehirdir (öğünür); çünkü Türk milleti bilir ki bugün medeniyetin şahrahında (büyük yolunda) müstakil ve fakat kendilerine muvâzî yürüdüğü umum medenî milletlerle keşifleri mütekabil insânî ve medenî münasebet, elbette inkişafımızda devam için lazımdır; ve yine malumdur ki Türk milleti, her medenî millet gibi mâzînin bütün devirlerinde keşifleriyle, ihtiralarıyla medeniyet âlemine hizmet etmiş insanların, milletlerin kıymetini takdir ve hatıralarını hürmetle muhafaza eder. Türk milleti, insaniyet âleminin samimi bir ailesidir.

Türk milleti en eski tarihlerde meşhur kurultaylarıyla, bu kurultaylarında devlet reislerini intihap etmeleriyle demokrasi fikrine ne kadar merbut olduklarını göstermişlerdir. Son tarih devirlerinde Türklerin teşkil ettikleri devletlerde başlarına geçen Padişahlar, bu usulden ayrılarak müstebit olmuşlardır.

Kralların ve padişahların istibdadına dinler mesnet olmuştur. Krallar, Halifeler, Padişahlar etraflarını alan Papazlar, Hocalar tarafından yapılmış teşviklerle, ilâhî hukuka istinat etmişlerdir.

Hâkimiyetin, bu hükümdarlara Allah tarafından verilmiş olduğu nazariyesi uydurulmuştur. Buna göre, hükümdar, ancak Allah’a karşı mesuldür. Kudret ve hakimiyetin hududu din kitaplarında aranabilir.

İlâhî hukuka müstenit bir mutlakıyet kaidesi önünde demokrasi prensibinin ilk aldığı vaziyet mütevâzîdir. O, evvela hükümdarı devirmeğe değil, onun yalnız kuvvetlerini tahdîde, mutlakıyeti kaldırmağa çalıştı. Bu çalışma 400-500 sene evvelinden başlar. Evvela kuvvetin milletten geldiği ve kuvvete gayrı muktedir bir ele düşerse iştirak etmesiyledir.”

 

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bu damarlar, birbirini tanısın. Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelik çabalar boğulmaya mahkûmdur. Türk milleti kendinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara hoşgörü gösterecek bir topluluk değildir.

Dünya'da hiçbir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez.

Düşmanın taarruzuna karşı kahramanca silaha sarılan Maraşlı kardeşlerimiz yirmi güne yaklaşan bir zamandan beri kan ve ateşler içerisinde istilacı Fransızlar’a ve onların silahlandırdığı hunhar Ermeniler’e karşı savaşmakta idiler. 10-11 Şubat 1920 gecesi düşmanı İslahiye istikametinde firara mecbur ederek, mevcudiyet-i millîlerini kazanmaya muvaffak olmuşlardır.

En büyük iftiharım Türk olarak yaratılmamdır.

Esas kıymeti kendine veren ve mensup olduğu millet ve memleketi ancak şahsiyeti ile ayakta gören adamlar, milletlerinin mutluluğuna hizmet etmiş sayılmazlar. Kendisi gidince ilerleme ve hareket durur zannetmek bir gaflettir…

Eskiden dinler, bilimler, sanatlar, bütün bilgelikler ve şiirler, bir merkezden ışığın dağılması gibi Doğu'dan Batı'nın karanlık bölgelerine doğru yayılırdı.

Gerektiğinde vatan için bir tek fert gibi yekpare azim ve karar ile çalışmasını bilen bir millet elbette büyük bir geleceğe layık ve aday olan bir millettir.

Giriştiğimiz büyük işlerde, milletimizin yüksek kabiliyet ve yüksek sağduyusu başlıca rehberimiz ve başarı kaynağımız olmuştur.

Hiçbir millet, milletimizden daha çok, yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir.

İki Mustafa Kemal var. Biri ben, fert olan, fani olan Mustafa Kemal. İkinci Mustafa Kemal'den ise ancak "Biz" diye bahsedebilirim. Yani sizler, çalışan köylü, uyanık, münevver, milliyetperver vatandaşlar... İşte o Mustafa Kemal ölmez.

İlerlemek yolunda vuku bulacak her mühim teşebbüsün, kendine göre mühim mahzurları vardır. Bu mahzurların asgari hadde indirilmesi için tedbirde ve teşebbüslerde kusur etmemek lazımdır.

Milletler gam ve keder bilmemelidir. Vaktiyle kitaplar karıştırdım. 'Dünyadaki geçici ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunamaz.' diyorlardı. Başka kitaplar okudum. Diyorlar ki 'Bari yaşadığımız müddetçe şen olalım.' Ben kendi karakterim itibariyle ikinci hayat görüşünü tercih ediyorum.

Ne mutlu Türk'üm diyene!

Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir.

Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısınınKavm-i Necip Evlâdına sen nasıl kötü muamele yaparsın?' diye tokatladığı, bir Anadolu çocuğunun iki damla gözyaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegâne fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir…

Türk, çetin işler başarmak için yaratılmıştır!

Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanla,r her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz."

Türk, esirlik kabul etmeyen bir millettir. Türk milleti esir olmamıştır.

Türk kuvvet ve zekâsının yenmediği ve yenemeyeceği güçlük yoktur.

Türk milleti güzel her şeyi, her medeni şeyi, her yüksek şeyi sever, takdir eder; fakat muhakkaktır ki, her şeyin üstünde takdir ettiği bir şey varsa o da kahramanlıktır.

Türk milleti insanlık âleminin samimi bir ailesidir.

Türk milleti yeni bir iman ve kesin bir millî azim ile yeni bir devlet kurmuştur. Bu devletin dayandığı esaslar "Tam Bağımsızlık" ve "Kayıtsız Şartsız Millî Egemenlik"ten ibarettir. Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu millî egemenliktir. Milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir.

Türk miletine doğru ve güzeli veriniz, anlatınız, muhakkak kucaklar.

Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Türk milleti millî birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir. Türk milletinin tarihî bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni âlem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır…

…Türk milletinin müşterek görünen bir hali daha vardır. Hakikaten dikkat olunursa, Türklerin aşağı yukarı hep ahlâkları birbirine benzer. Bu yüksek ahlâk hiçbir milletin ahlâkına benzemez.

Türk milletinin son yıllarda gösterdiği harikaların yaptığı siyasî ve sosyal inkılapların gerçek sahibi kendisidir. Milletimizde bu kabiliyet ve tekâmül var olmasaydı, onu yaratmaya hiçbir kuvvet ve kudret yeterli olamazdı.

Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve uygarlık yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, pozitif bilimdir.

Türk, öğün, çalış, güven. (1934)

Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli, kahramanlığı ve Türk kültürüdür.

Türk'ün haysiyeti, onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.

Türkler, demokrat, hür ve sorumluluklarını bilen vatandaşlardır; Türk Cumhuriyeti'nin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir.

Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkşâfı (gelişmesi) ile âtinin (geleceğin) yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türklük esastır. Bu mevcudiyeti tarih içinde araştırmak, birbirini izleyen bir tarih zinciri içinde tespit edilecek Türk medeniyeti ile övünmek yerinde olurakat, bu övünmeye layık olmak için bugün çalışmak lazımdır.

KAYNAKLAR.

1)         Hakimiyet-i Milliye gazetesi, 30 Ağustos 1928.

2)         Atatürk Araştırma Merkezi, Milli Mücadele ve Sonrasında Türklük Şuuru, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz; Atatürk Araştırma Merkezi dergisi, Sayı 10, Cilt IV, Kasım 1987.

3)         Kutay, Cemal (Kasım 1999). Atatürk Bugün Olsaydı. Aksoy yayıncılık. ISBN 975-312-125-3.

4)         1935, 1923-03-16, Adana Esnaflarıyla Konuşma

5)         Şüpheci Melek (1931). "Atatürk'ün dini görüşleri". 2009-03-09 tarihinde kaynağından (html) arşivlendi. Erişim tarihi: 2011-12-03. Atatürk’ün Âfet İnan’a dikte ettirdiği “Yurttaş için Medeni Bilgiler” ders kitabında dinin rolü üzerine söylediği. Bu ifadeler, 1930'larda basılan kitabının 364-370, 402-3. sayfalarında bulunurken, sonraki senelerde yapılan baskılarda bu ifadeler çıkarılmış yani sansürlenmiş.

6)         Can Dündar (2006). "Atatürk'ün sansürlenen görüşleri". 2006-10-30 tarihinde kaynağından (html) arşivlendi. Erişim tarihi: 2011-12-03.

7)         Prof. Dr. A. Afet İnan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları, sadeleştirenler Prof. Dr. Ali Sevim, Prof. Dr. Azmi Süslü, Doç. Dr. M. Akif Tural, s. 438 vd., Başbknlk Atatürk Araştırma Merkezi, ISBN 975-16-1276-4

8)         1933-10-29, Onuncu Yıl Nutku

 

29 Mayıs 2020 Cuma

DAYATMALAR ve BEDEVİ ZİHNİYETİ Prof. Dr. Enis ÖKSÜZ


DAYATMALAR ve BEDEVİ ZİHNİYETİ
Prof. Dr. Enis ÖKSÜZ
"Yesevi’den,

Horasan Erenlerinden,
Yunus’tan,
Hacı Bektaş’tan,
Hacı Bayram’dan...vb. den sonra Bedevî bir zihniyet çekilmiyor be kardeşim. . .
Bedevî zihniyeçiliği, Türk'ün bünyesine, Türk'ün dünyasına uygun değil çünkü.

Bize karşı atom bombası kadar güçlü, gavura karşı ise sinek kadar güçsüz, bu sahte olağanüstü güçlü Bedevilerden bıktık artık.
Arada dağlar kadar arılık duruluk,
Arada dağlar kadar ilim irfan,
Arada dağlar kadar soy sop, gelenek görenek, kültür ve aidiyet farkı var.

Din sosuna batırılmış habis bir ur gibi içten içe çürüten, içten içe kuşatan, ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız.
Afyonun nerede ne zaman patlayacağı, Haşhaşilerin sinsi bir yılan gibi nerede ne zaman sokacağı,
Nerede ne zaman bir Şerif Hüseyin,
Nerede ne zaman …

"Yesevi’den,
Horasan Erenlerinden,
Yunus’tan,
Hacı Bektaş’tan,
Hacı Bayram’dan...vb. den sonra Bedevî bir zihniyet çekilmiyor be kardeşim. .
Bedevî zihniyeçiliği, Türk'ün bünyesine, Türk'ün dünyasına uygun değil çünkü.

Bize karşı atom bombası kadar güçlü, gavura karşı ise sinek kadar güçsüz, bu sahte olağanüstü güçlü Bedevilerden bıktık artık.
Arada dağlar kadar arılık duruluk,
Arada dağlar kadar ilim irfan,
Arada dağlar kadar soy sop, gelenek görenek, kültür ve aidiyet farkı var.

Din sosuna batırılmış habis bir ur gibi içten içe çürüten, içten içe kuşatan, ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız.
Afyonun nerede ne zaman patlayacağı, Haşhaşilerin sinsi bir yılan gibi nerede ne zaman sokacağı,
Nerede ne zaman bir Şerif Hüseyin,
Nerede ne zaman bir Şeyh Said,
Nerede ne zaman bir Hasan Sabbah, Nerede ne zaman yeni bir FETO çıkacağı belli değil...

İstediğiniz kadar İslâm olun,
Aynı zamanda Türk olmadığınız sürece, bu milletin manevî dünyasında size asla yer yoktur!..
Rahmetli Erol Güngör’ün azınlıklar için söylediği söz tıpa tıp size de uyuyor vesselam.
Belki kafamızı karıştıracak belki bizi biraz uğraştıracaksınız; ama eninde sonunda bu bünyeden muhakkak atılacaksınız.

Herkes kafasına şunu iyice soksun! İstedikleri kadar Şeyh,
İstedikleri kadar, Gavs,
İstedikleri kadar kutup olsunlar.
İstedikleri kadar takla atıp, istedikleri kadar allayıp pullasınlar.
İstedikleri kadar uçup, istedikleri kadar ALLAH DOSTU (!) palavralarıyla milleti kandırsınlar,
İçinde Türk olmayan,
Türkün ruhu olmayan, herşey bu millet için, bu coğrafya için, bu devlet için bir BEKA meselesidir .

Bunu kafamıza küçük harflerle değil, büyük ve kalın harflerle muhakkak kazımak zorundayız...
Kazımadığımız müddetçe FETO ve türevleri ne ilk ne de son olarak bu milleti can evinden vurmaya devam edeceklerdir.
Bataklık varsa sinek,
Sinek varsa sıtma muhakkak vardır...
Bu batağın çaresi, temiz suyun gürül gürül çağlayacağı: "Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlak ve faziletidir."

Tarikatçı değilim, çünkü aklımı kim olursa olsun kimseye ipotek edemem, ama çağdaş demokrasi, insan hak ve hürriyeti ve Türk Milliyetçiliğindeki inançlara saygı prensibi gereği, tercihlerini böyle belirleyen bütün arkadaşlara saygılıyım.
Umarım onlar da bana saygılı olurlar.
İlim için lazım olan aklın, din için de lazım olduğuna inanalardanım; çünkü akla değer vermeyen ümmetlerin sonu Cennet değil Cehennem'dir. Esarettir, uşaklıktır, rezilliktir, pisliktir...

Bunu görmek için ille âlim olmaya gerek yok!
Ağzına kadar:
Hacı,
Hoca,
Seyyit,
Gavs,
Kutup,
Şeyh,
Şıh dolu İslâm Dünyasına bakmak yeter de artar bile....

Biliyorsunuz Türk milliyetçiliği çok sorgulandı. Özellikle de Tarikatlar tarafından; ama Allah’a şükür Milliyetçilik her sorgunun altından alnının akıyla çıktı; fakat aynı şeyi Tarikat ve Cemaatler için söyleyemeyiz....

Rezaletin biri bitmeden diğeri başlıyor. Parelellik,
İhanet,
Ticaret,
Sapıklık,
Sahtekarlık,
Yobazlık,
Ajanlık,
Rüşvet,
İltimas,
Sahtecilik…
Skandalın haramın günahın ardı arkası kesilmiyor...
Tevazu insanlık erdem ve güzel ahlâkın yaşanması gereken yerlerde insan bu rezillikleri saymaya utanıyor.

Şimdi hepsi bunları, kendilerinin değil, başka Tarikat ve Cemaatlerin yaptığını, zaten onların gerçek Tarikat ve Cemaat olmayıp gerçek Tarikat ve Cemaatin kendileri olduğunu ispatlamanın telaşındalar...
Yani anlayacağınız sorgulayacak başka şey bulamayıp Türk'ün hayat damarı Türk Milliyetçiliğini sorgulayanlar şimdi Çalap’ın tokatıyla çetin bir imtihanda...

Oysa, daha Mehdiliğe, ceza evinde ülkücülere yaşattıklarına, bir birinden mübarek mübareklere, aklın aklını oynattığı ritüellere, şarlatanlara, istila için ülkenin dört bir yanında mantar gibi biten, her biri bir birinden karanlık odağın oyuncağı tapınak şövalyelerine daha sıra gelmedi.
Düşünebiliyor musunuz bu ülkenin insanları yıllarca kadının saçının bir tek teli görülsün mü, görülmesin mi diye birbirine düşman edilirken televizyonlarda çatır çatır, çırıl çıplak kadın Mürit oynatan pezevenkler yıllarca Tarikatçılık Cemaatçilik cakası sattı bu ülkeye....
Ne yalan söyliyeyim çağın en aydın hareketinin, çağın en cahil insanlarıyla, çağın en temiz hareketinin, çağın en rezil insanlarıyla sorguya çekilmesi ağrıma gidiyor.
Yaptıklarına bakacak olursanız demekki boşa hedef seçmemişler milliyetçiliği.

Tarikatçı arkadaşlarıma millî ve manevî dünyamızın teminatı milliyetçiliği bir kez daha düşünmelerini öneriyorum.
15 Temmuzdan sonra efendim biz zaten milliyetçiyiz gibi komik takiyyelere hiç gerek yok!
Milliyetçi olsanız ağzına kadar Ermiş, Derviş, Pir, Dede, Alperen , Veli dolu Anadulu’da üç kıtada İslâm'ın bayraktarlığını yapan Türk ulularını bırakıp Arap Bedevizminin meçhul ulularının (!) peşine düşmezsiniz...
Tarikatçı olacaksanız Ahmet Yesevî gibi, Yunus gibi,
Hacı Bektaş gibi,
Tapduk Emre gibi,
Ahi Evran gibi
Hacı Bayram gibi yerli ve millî olacaksınız yabancı değil...

‘’Gelin canlar bir olalım’’ diyeceksiniz ki sözünüz Adriyatik’ten Çin Seddine bütün bir Türk dünyasında yankılanacak.
‘’Bir kez gönül yıktın ise kıldığınız namaz namaz değildir’’ Diyemiyorsanız susacaksınız.

Halep ordaysa arşın burada. Bu iş öyle yanmaz kefen, sırattan geçiren terlik, deve sidiği, cezbe, rüya, papağan gibi eski alimlerinin sözlerini nakletmek hele hele de fütursuz ve hadsizce Allah ve Resulünü bu işe alet etmekle olmuyor.
‘’Dervişlik olsaydı taç ile hırka, biz dahi alırdık otuza kırka’’

Şeyhleriniz, Tarikatlarınız varsa bir kerameti bizden olan kurtulur diye zümrecilikle değil,
Türk Tarikat ve ulularındaki gibi, millet için, insanlık için çıkacak ortaya.
‘’Gel gör beni aşk neyledi?’’ Diyemeyen aşkın,
‘’Yaradılanı hoş gördük yaratandan ötürü’’ Diyemeyen sevginin postuna oturmayacak. Arkadaş.

‘’Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan’’ Diyebilen bir Şeyh olmadıktan sonra o Tarikatın ne önemi var.
Bu asil millet için:
'’Bir olalım iri olalım diri olalım’’,
"Eline beline diline sahip ol’’,
"Bölüşerek tok, bölünerek yok oluruz’’ diyen milli şuura sahip Türk ulularını ne zaman keşfedeceksiniz acaba?

‘’Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde, Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok. Noksanlık, eksiklik, senin görüşlerinde’’
diyebilseydi Şeyhleriniz, Tarikatlarınız yobazlık ve sapıklık suçlamalarına bu kadar maruz kalır mıydı acaba?..
‘’İlim beşikte başlar mezarda biter’’
‘’En büyük keramet çalışmaktır.’’ diyen Mutasavvıflardan sonra kusura bakmayın da çalışmadan saltanat süren Şeyhler pek akılcı gelmiyor insana.

‘’İncinsen de incitme ‘’
‘’Kadınlarınızı okutunuz, kadınları okumayan millet yükselemez’’ Sözünü kim niye söylemiş acaba?
‘’İslam’ın temeli güzel ahlak; ahlâkın özü bilgi; bilginin özü akıldır’’ diyen Pirlerden sonra acaba aklı ipotek etmek niye nasıl ve nerden çöreklendi bu coğrafyaya?
‘’Kuvvetini mazluma değil zalime kullan’’ Sözü yerine fırıl fırıl iktidar peşinde koşmak tarikatçılık cemeatçilik Allah dostluğu mu oluyor şimdi?

‘’Hararet nardadır sacda değil, Keramet baştadır, taç da değil. Her ne ararsan kendinde ara, Kudüs de Mekke de hac da değil’’
‘’Çalışmadan geçinenler bizden değildir’’ Sözünden ders almayan şeyh şeyh olabilir mi?
‘’Eşine işine aşına özen göster’’
‘’Hak ile sabır dileyip, bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp, bizi geçen bizdendir’’ Sözlerini hiç duydunuz mu acaba?
‘’İslami Hükümleri tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse, Evliyâlık yolunda bulunmaya kalkarsa, bunun imanını şeytan çalar!’’ diyen Yesevî demek ki boşa dememiş bu sözleri.

Anlayacağınız bütün Tarikat ve Cemaatler iktidar sofrasında nimet yarışına girip bizi Ortadoğu batağına çekerken, Türkistan Uluları ‘’Padişah huzurunda dahi olsanız hakkı ve hakikati söylemekten çekinmeyiniz!’’ diyerek hâlâ aydınlatmaya devam ediyorlar bizleri.
Öyle görünüyor ki biz ne dersek diyelim Tarikat ve Cemaatler mesele ister küresel güçler, ister gizli ve açık yürütülen Arap Milliyetçiliği, ister cahillik, ister Vahabi Selefiyeciliği ve ister yobazlıktan geçinen din tüccarları olsun Türk'ün, ilelebet süren varlık mücadelesinde Türk'ün en hayati varlık sorunları olmaya devam edecektir..."