17 Ağustos 2019 Cumartesi

TARİHİN IŞIĞINDA CEMAATLER, TARİKATLAR ve SORUNLAR, Nuri GÜRGÜR, (Türk Ocakları Eski Genel Başkanı)


TARİHİN IŞIĞINDA CEMAATLER
 TARİKATLAR ve SORUNLAR
Nuri GÜRGÜR
(Türk Ocakları Eski Genel Başkanı)
Adnan Oktar, otuz yıldan fazladır bilinen, konuşulan, tartışılan bir isimdir. 1986’da bazı gazetelerde, özellikle varlıklı ailelerin çocuklarını çevresinde topladığına, onlara modern yöntemlerle İslâm’ı anlatıp kendisine bağlı bir grup oluşturduğuna dair haberler çıkıyordu. Bir konuşmasında “Türk milleti yoktur, İslâm ümmeti vardır” dediği için DGM’de hakkında soruşturma başlatıldı, gözaltına alındı. Aklî melekelerinin tespiti için gönderildiği hastanede “mistik hezeyanlı paranoya” teşhisi konuldu. Bir süre sonra serbest bırakıldı.
Bu tarz gözaltılar ve dava açılmaması O’na moral verdi. 90’lardan itibaren faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Taraftarlarının sayısı arttı. Harun Yahya adıyla evrimle ilgili Amerikan kaynaklarından aktarmalar yapıp, lüks baskılı kitaplar çıkarıp, Meclis kütüphanesi dahil çok sayıda kuruma, milletvekili ve bakanlara dağıttı. Müritlerine vakıf ve şirketler kurdurup ekonomik gücünü büyüttü.
1999’da bugünküne benzeyen suçlamalarla DGM’de yeni bir soruşturma başlatılıp tutuklandı; ancak bir yandan davaya hangi mahkemenin bakacağına karar verilememesi, diğer yandan avukatlarının davayı uzatmak için ne mümkünse yapmaları sonucu karar aşamasına gelinemedi. Nihayet 2005’de davaya bakan mahkeme zaman aşımı gerekçesiyle davanın düştüğüne karar verdi.  Yargıtay TCK 313’den açılan davada zaman aşımı süresinin on yıl olduğu gerekçesiyle kararı bozdu. 2013’de Oktar’a üç yıl ceza verilse de yattığı süre dikkate alınarak tutuklanmadı. Çalışmalarını hızlandırarak sürdürürken, ilişkilerini İsrail üzerinden yoğunlaştırmaya, garip fetvalar vererek kafaları karıştırmaya, müridi kızlara dekolte, mayolu giysiler giydirip çevresinde toplayarak görüntülerini yayınlamaya başladı.
NUR BABA’DAN ADNAN OKTAR’A:
Değerli romancımız Yakup Kadri’nin 1917’de yayınlanan “Nur Baba” romanında anlatılan dergâh ortamı, orada yaşanan ilişkilerin tarzı, Nur Baba profili Adnan Oktar’ınkine çok benzer. Romanın kadın kahramanı Nigar, evli-barklı, çoluk çocuk sahibi, varlıklı, şahsiyetli ve güzel bir genç hanımdır. İlk başlarda bir akrabası vasıtasıyla tanıştırıldığı Nur Baba’dan hazzetmez, uzak durmaya çalışır; ama Nur Baba onu bırakmaz. Bir süre sonra nasıl olduğunun farkına bile varmadan cazibesine kapılır, iradesi silinir; her şeyiyle Şeyhinin esareti altına girer. Çocuklarını, kocasını terk eder. Servetini şeyhine adayarak, mülkiyeti kendisinin olan ve artık Dergâh binası olarak kullanılan köşkte, Nur Baba’nın cazibesiyle sarhoş ve perişan halde hayatını tüketmeye koyulur.
Adnan Oktar, Müritleri hususunda çok seçicidir; bunların çoğu varlıklı, itibarlı ailelerden gelen, fiziken gösterişli, eğitim seviyeleri yüksek, rahatça sosyal ilişkiler kurabilen genç yaşta insanlardır. Kadın oranı yarıdan fazladır. Çoğu İslâm’ı Adnan Oktar üzerinden tanımışlardır. Dinî bilgileri zayıf, manevî tatmin ihtiyacı duyan, bazılarının ailevî sorunları da bulunan bu gençlerin, Adnan Oktar’ın anlatımlarının, modern görünümünün etkisinde kalmaları, halkasına katılmaları zor olmamıştır.
Tıpkı Nur Baba’da olduğu gibi, bu halkanın dışındaki insanların, fazla önemsemediği, değer vermediği Adnan Oktar, onların nazarında karizmatik, yüce bir şahsiyettir. Söylediklerinde, yaptıklarında ilahî bir hikmetin olduğunu vehmederler. Nigar hanım gibi onlar da ailelerini, varsa çocuklarını Şeyhleri uğruna kolayca terk ederler. Adnan Oktar’ın çevresinde, mekânlarında modern görünümlü “Efendi-Köle” ilişkisiyle yaşamaya başlarlar. Böylece hayatlarını, kişiliklerini mahvettiklerinin farkında bile olmazlar.
Cemaat ve Tarikat olarak adlandırılan dini grupların çoğunun Sûfi içerikli geleneksel Tasavvufi oluşumlarla isim ve şekilden başka ciddi bir bağlantıları kalmamıştır.
Bu yapılardaki dejenerasyon, yozlaşma 17.yüzyıldan sonra ortaya çıkmaya başladı. Padişah 3.Selim bunun önüne geçmek için çok çalıştı. 1793’de tekkelerin kötü niyetli kişilerin eline geçmemesi için bazı düzenlemeler yaptı. 1812’de yayımladığı fermanla Tekke Vakıflarını Evkaf-ı Hümayun Nezareti’ne bağladı. Mesibatı (Şeyhi) boşalan bir Tekkeye Şeyh tayininde tercihin Şeyhülislamlığa arz edilmesi, taşradaki tekke ve dergâhlarda ise merkez Tekkenin yani asitanenin görüşünün alınması usulü getirildi. Bu fermanla Tekke ve Zaviyeler idari yönden Şeyhülislamlığın, mali yönden Evkaf-Hümayun Nezareti’nin denetimine girmiş oldu. Daha sonra 1864’de Meclis’i Meşâyih ihdas edilerek tarikatların takibi bir sisteme bağlanmaya çalışıldı; ancak bütün bu girişimlere rağmen maksat hasıl olmadı, yozlaşma önlenemedi.
03 Mart 1925’te radikal bir kararla Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Tarikatların yasaklanması üzerine, görüşü sorulan büyük âlim ve Mutasavvıf Seyyid Abdülhakim Arsavi şöyle der: “Onlar zaten çoktandır kendilerini kapatmışlardı; fazla bir şey değişmedi.” Bu ifade olanı çok net ve veciz bir tarzda özetlemektedir…
HORASAN ERENLERİ – KOLONİZATÖR DERVİŞLER:
Kökeni Hoca Ahmet Yesevi’ye uzanan tarikatların ve onlara ait Tekke, Zaviye ve Dergâhların yozlaşmanın yaşanmadığı dönemlerde, sadece dinî hayatımızda değil, sosyal, kültürel ve ekonomik-ticari alanlarda da çok yararlı hizmetleri olmuştur.
İslâmiyet’in Türkistan ve Horasan bölgelerinde hızla yayılıp benimsenmesinde, Türklerin töre ve geleneğiyle uyumlu bir “Kuzey Tasavvuf Kuşağı” oluşmasında, Sufi Tarikatların ve Hoca Ahmet Yesevi’nin büyük payı vardır.
Bu yapılan hizmetler sadece o bölgelerle sınırlı kalmadı. Mensupları 11.yüzyıldan itibaren dalga dalga batıya yönelen Oğuz-Türkmen aşiretlerinin içerisinde yer alarak Anadolu ve Rumeli’ye geldiler. Özellikle uç bölgelerde, şehirlerin dışında Tekkeler, Zaviyeler açtılar. Derin bir misyon bilinciyle Anadolu’nun, Rumeli’nin Türkleşmesine, İslâmlaşmasına, coğrafyanın vatan haline getirilmesine hizmet ettiler.
Prof. Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş dönemlerinde son derece aktif olan mutasavvıfları “Kolonizatör Dervişler” diye tanımlar. Îlâ-yı Kelimetullah (Allah’ın adını yüceltmek ve daha ötelere taşımak) bilinciyle çalışan bu Horasan Erlerinin, Derviş-Gazilerin hizmetlerini tarihi belgelere, vakfiyelere dayanarak anlatır.
Onlar çoğu defa, düzenli ordulardan evvel gelip toprağa yerleşmeye başlarlar. Buraları çevreye örnek olacak tarzda bakıp imar ederler, ekip biçerler. Kurdukları Tekke ve Zaviyeler, ayrım yapmadan hizmet veren, yedirip doyuran, gerektiğinde tedavi eden, konukların ağırlandığı birer insanî hizmet ocağı işlevi yaparlar. Tasavvufun güzel ahlâk, dürüstlük, nefsin ıslahı, kötü alışkanlıklardan kurtulmak gibi esaslarını yaşamak suretiyle örnek olurlar. Sefere çıkan orduya katılarak askere moral verirler. Gazanın manevî iklimini temsil edip yaşatırlar.
Yahya Kemal asırlarca en önemli kültür ve medeniyet merkezlerimizden biri olan Üsküp’ü şöyle anlatır: “Üsküp bir evliya şehri idi. Halkı rivayet eder ki, ya Bağdat’ta bir Evliya fazla imiş; yahut Üsküp’te. Ulema henüz bunu halledememiş. Lakin Üsküp’ün Evliyası hep cengaverdir. Türbelerinin duvarlarında bir insanın taşıyamayacağı kadar ağır ve büyük paslı kılıçlar, kalkanlar, zincirler asılı dururlar.”
GÖNÜL SULTANLARINDAN 
MERDİVEN ALTI DİNÎ OLUŞUMLARA:
Hoca Ahmet Yesevi’den emaneti alıp, Anadolu’ya, Rumeli’ye, Deşt-i Kıpçak’a, Kafkasya’ya taşıyıp getiren, buralarda gönülleri aydınlatan, kalpleri birleştiren, Dergâhlarını birer ilim ve irfan ocağı kılan gönül sultanları silsilesinin arkası bir dönemden sonra kesilmeye başladı. Sarı Saltuk’tan Hacı Bektaş-i Veli’ye, İlyas Baba’dan Geyikli Baba’ya, Hacı Bayram-ı Veli’den Ak Şemsettin’e Ahi Evran’a uzanan manevi hizmet zincirinin kopmaya başlamasıyla birlikte Osmanlının zeval dönemine geçildi. Tekke ve Zaviyeler, Dergâhlar şeklen vardı; ama çoğunun kandili artık yanmıyordu. Seyyid Abdülhakim Arvasi’nin veciz ifadesiyle kendilerini manevî anlamda kapatmışlardı. Aynı ruh ve gönül dünyasının temsilcileri, Hak dostları elbette gene vardılar; ama çevrelerine ışık saçan ocaklar yok denecek kadar azalmışlardı. Birkaç asırdır yaşanmakta olan bu sorun, büyüyerek günümüze kadar geldi.
Bugün çok sayıda dini referanslı merdiven altı Cemaat ve Tarikat mevcut. Her birinin başındaki Hocanın yahut Şeyhlik izafe edilen kişinin yorumuna göre bir din algısı yapılıyor. İnsanların en etkili motivasyon, adanmışlık aracı olan dini duygularını kullanarak güç devşiriyorlar, taraftar topluyorlar. Müritlerinin nazarında kendilerini “kült” haline getiriyorlar. Günümüzde sadece Türkiye’nin değil İslâm âleminin en büyük sorunu “cehalet ve taassup”tur. Dini bilgileri yetersiz olan, araştırma, sorgulama, kıyaslama gibi bir çabası bulunmayan çevrelerindeki Cemaati, söylediklerinin doğruluğuna inandırmaları zor olmuyor. Kendilerini mehdi, kurtarıcı hatta mahşer gününün şefaatçisi olarak kabul ettirebiliyorlar.
15 Temmuz’daki menfur darbe girişimi, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, biat ve adanmışlık duygularının ne kadar tehlikeli olduğunu, insanların iradelerini bir kişiye teslim edip robotlaşmalarının nelere yol açabileceğini gösterdi. Adnan Oktar olayı ise sadece din anlayışının boşluklarından yararlanarak manevi duyguların sömürülmesi, insanların şahsiyetlerinin eritilmesi meselesi değil, yapılan açıklamalara göre bir çeteleşme, mafyalaşma olayıdır, yani “kriminal bir vaka”dır.
ALTI İBADET, ORTASI TİCARET, 
YUKARISI İHANET!..
Günümüzdeki yozlaşmış, köklerinden geleneklerinden kopmuş olan cemaat ve tarikatların başındaki şeyhler yahut önderler, İslâm’ın Kur’an ve hadislerde belirtilen temel esaslarına, ahlâkî ilkelerine ve kurallarına, tasavvufi hayat tarzına uymayan bir yol izliyorlar; nefsani ve dünyevi olmayı sorun saymıyorlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle: “Altı ibadet, ortası ticaret, yukarısı ihanet!..” olan yapılar oluşturuyorlar.
Alttakilerin yukarıda neler olduğunu, bağlandıkları kişinin asıl amacının ne olduğunu öğrenmesi mümkün değil. Alttaki gruptakiler, hayır hasenat yaparak, ibadetlerini eksiksiz yerine getirerek, aynı yere bağlı “Şakird” yahut “İhvanlarla” sohbet maksadıyla bir araya gelerek, yukarıdakinin istediklerini tartışmadan yerine getirip sevap kazandığına inanarak huzur bulurlar, mutlu olurlar. Bunların hepsi küçük yahut orta halli esnaf, sıradan bürokrat, işçidir. Kendileri adına, daha iyi düşündüğüne, yanlış yapmadığına inandıkları birinin karar vermesini doğal karşılarlar; denilene uyarlar.
Yukarıdakinin nazarında bunlar kullanışlı birer malzemedir. Bazen huzura, ziyaretine gelmelerine, bağlılıklarını arz etmelerine, duasını almalarına fırsat vererek, onları ödüllendirmiş olur. Kontrolündeki malzemeyi nerede ve nasıl kullanacağını sadece kendisi ve çekirdek ekibindekiler bilirler.
Tarikat ve Cemaat diye anılan dini yapılar büyüyüp güçlendikçe dünyevi karakterleri daha belirgin hale geliyor. Siyasetçisiyle, iktidarla karşılıklı çıkara dayalı ilişkileri yoğunlaşıyor. Holding haline geliyorlar. Fabrikaları, ticari ve sınai işletmeleri, hastaneleri, medyaları, üniversiteleri oluyor. Temsil ettikleri geleneksel Sufî ve Tasavvufi yapıların ahlâkî, manevî yapılarıyla bağdaşmayan, para ve imkân tutkunu tüccarlar haline geliyorlar…
ZAMANE ŞEYHLERİ – CEMAAT LİDERLERİ:
İznini alarak ziyaretine gelen Padişah Orhan Gazi’nin ikamet ettiği İnegöl’ü bütün çevresiyle beraber ısrarla kendisine verme isteğini kesinlikle kabul etmeyen Geyikli Baba, Aşıkpaşazâde’nin anlatımıyla cevaben: “Aytulu; Hak Taâlâ dünya mallarını sizin gibi hanlara ısmarladı, kulları birbiriyle mesâlihin görsün diye” diyor; Padişahın kalbi kırılmasın mülahazasıyla, mütevazı bir tekke yapılacak kadar alanı almakla yetinen Geyikli Baba ve Horasan erenlerinin hizmet şuurundan, samimiyetinden, ruh asaletinden, tevazuundan, göz tokluğundan nasibi olmayan “zamane şeyhleri, cemaat liderleri” o gönül sultanlarının taklidi bile olamıyorlar.
Prof. Zeki Veli Togan, kuruluş döneminin efsanevi Hak dostlarından, Rumeli’nin manevî fatihi Sarı Saltuk için şöyle diyor: “Sarı Saltuk, diğer Türk şeyhleri ve Yesevi şeyhleri gibi İslamiyeti adeta bir Türk dinine dönüştürdüler.”
Şimdikilerse masiva için çalışıyorlar; kamu kaynaklarından yararlanmak maksadıyla siyasetçinin karşısında el pençe divan duruyorlar. Gazetelere tam sayfa ilanlar vererek desteklediklerini açıklıyor, göze girmeye uğraşıyorlar. Din kisvesi altında doymak bilmeyen para-göz birer tüccar gibi davranıyorlar. İktidarın imkânlarından daha fazla koparıp almak için birbirleriyle amansızca rekabet ediyorlar. Cumhurbaşkanının ifadesiyle yapının “ortasındaki ticaret” zihniyetli gruptakiler, yukarısının siyasi güce teslimiyetini, kendilerinin de işlerinde ve ticaretlerinde yararlanacaklarını düşündüklerinden destekliyorlar.
Sonuçta: Misyonu insanları nefis terbiyesine, iyi ahlâka, tevazu ve hayırseverliğe, inançlarını yaşamaya davet olan, mensuplarına bunları öğretmesi, eğitmesi gereken günümüzdeki dini yapıların çoğu dünyevileşiyorlar.
Yaptıklarının dine hizmet adına olduğu iddiasıyla meşruiyet kazandıklarını sanıyorlar. Oysa her şey alenen cereyan ediyor; herkes kimlerin neler yaptığını görebiliyor; hükmünü söylenenlere değil yapılanlara bakarak veriyor. İslâmiyet’in üç temel esasından biri olan ahlâkın, mevcut tabloda kenara itilmiş olması en fazla İslâm’a zarar veriyor. Sergilenen kötü örnekler, özellikle gençler arasında inanç zafiyetine yol açıyor. Eğitim sisteminin bozukluğunun, doğru bir kültür politikasının olmayışının da etkisiyle, bazılarının sandığı gibi “dindar nesiller” değil, tam tersine kimseye güvenmeyen, herkesten kuşkulanan, sadece kendisi için yaşamaya yönelen, tepkici, nihilist bir nesil geliyor.
İSLÂM DEĞİL;AMA MÜSLÜMANLAR YENİLENMELİ
Sorun sadece kriminal görünümü öne çıkan birkaç cemaat ve dini gruptan ibaret değil. Geçenlerde Prof. Orhan Arslan gönderdiği mesajda, iki değerli şahsiyetin söylediklerini aktarıyor. Bunlardan birinde Yusuf İslâm şöyle diyor: 
“Ben Kur’an’ı okudum, Müslüman oldum. İlk önce Müslümanları tanısaydım asla Müslüman olmazdım…” Diğerinde Muhammed İkbal: 
“Din ne onun ne bunun ne de şunun dediğidir. Kur’an’dan konuştuğun kadar doğrusun. Kur’an’a uyduğun kadar Müslümansın!..” diyor.
İslâm’ın değil; ama Müslümanların, dini yapıların ve grupların, din eğitimi ve öğretiminin köklü bir düzenlemeye, günün şartlarına, ihtiyaçlarına göre yenilenip organize edilmeye ihtiyacı var. İnanan insanlar, dini bilgileri öğrenme ihtiyaçlarını doğru yerlerden, doğru kaynaklardan temin edemedikleri zaman, birtakım aracıların ortaya çıkması, sorunlar doğması kaçınılmaz hale geliyor. Bunların verileceği sağlıklı mekânların öncelikle camiler olması gerekir. İmam sadece vakit namazlarını kıldırarak bu misyonu yerine getiremez. Konularına hâkim, donanımlı, kültürlü, belagat sahibi, nasıl konuşulması gerektiğini bilen, siyasetçiye bağımlı olmayan, nitelikli, kaliteli, cemaatle sadece caminin içerisinde değil, dışında da yakın ve sıcak ilişki kurabilen din adamlarına büyük ihtiyacımız var. Bu nitelikteki hoca ve imamların sayıları yetersiz kaldığı zaman vaaz ve hutbeler çoğu kere mecburen dinlenir hale geliyor. İhtişamlı camiler inşa etmenin görüntüden başka bir yararı olmuyor. Önemli olan İslâmiyet’in en önemli buluşma, öğrenme ve “Cemaatleşme” mekânı olan Camilerimizi, Mescitlerimizi her haliyle bu işlevlerini yapacak hale getirmektir; paralel yapılar oluşturulmasını engellemektir.
 Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Mehmet Görmez şöyle söylüyor: “Cemaatlerin bir senedi olmalı. Nereden geldiğini, nereye gittiğini, amacını, hangi yolu kimlerle öğretmek istediğini, programını orada görebilmeliyiz. Aldığı bağışlar izlenebilir ve şeffaf olmalı.” Ülkedeki bütün dernek ve vakıfları inceden inceye denetleyip kontrol eden devletimiz, dinî grup ve Cemaatlerin neler yaptığını öğrenme ihtiyacı duymazsa, denetim ve şeffaflaşma sağlanmazsa mevcut sorunların daha da ağırlaşması kesinlikle önlenemez.

14 Mayıs 2019 Salı

LOZAN ANDLAŞMASI; Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU


LOZAN ANDLAŞMASI
Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU
Osmanlı Devleti, bugün on iki (12) Adalar olarak bilinen adaları İtalya'ya bırakıyor. Sene 1912, Uşi Anlaşması'dır bu gördüğünüz anlaşma. İtalya'ya bırakıyor fakat geçici olarak…
Uşi Antlaşaması'ndaki Osmanlı Heyeti
Anlaşma şartlarına uyulduğu takdirde adalar tekrar Osmanlı Devleti'ne geri verilecek; fakat şartlara uyum sağlanmıyor. Bu yüzden üç(3) yıl sonra yani 1915'te Londra'da bu konu gündeme geliyor ve Londra Paktı denilen anlaşmada bu adaların tamamı İtalya'ya bırakılıyor.
Bakınız itiraz eden hiçbir padişah yok. (Dönemin Padişahı 5. Mehmet Reşad’tir.) Hiç sultan yok. Adaları İtalya'ya bırakmakla kalmıyorlar aynı sene bir de Çanakkale Boğazı'na dayanıyorlar ve Çanakkale Savaşı'nı yapıyoruz. Yani on iki(12) Adalar önce Uşi'de, sonra da 1
Kaynak: Reddit: Uşi Barış Andlaşmasını Anlatan Bir Karikatür. 

915 Londra'da İtalya'ya verilmiştir.
Bu fotoğrafta gördüğünüz Osmanlı temsilcilerinden biri Rumbeyoğlu Fahreddin Bey'dir. Bu adam kim mi? Türk milleti bir Millî Mücadele verirken, Kuvayı Milliye'yi kurmuşken, bu adam Kuvayı Milliye'nin karşısına Damat Ferit'in kurduğu Kuvayı İnzibatiye ile çıkan adamdır…   Yunan ordusunun yanında olmuştur. Savaş kazanılınca sürgün edilenlerin arasında yer almıştır. On iki(12) Adaları İtalya'ya bırakan heyetin içerisinde bu adam vardı.
Şimdi asıl olaya gelelim... Uşi Anlaşması'nın ismini aldığı “Uşi”, Lozan şehrinin bir semtidir. Bu yüzden 1912'de imzalanmış olan Uşi Anlaşması, İtalyan tarihinde Lozan Anlaşması olarak geçer. Bizim bildiğimiz yani 1923'te imzalanan Lozan Barışı ile bu anlaşma birbirine karıştırılmasın diye bu anlaşmaya Uşi denmiştir.
Uşi Antlaşmasının Yapıldığı Bina
İşte arkadaşlar: Sahte kiralık tarihçiler, yani Kadir Mısıroğlu, Armağan ve çetesi, bu durumdan faydalanıyor ve 12 Adaların Lozan Anlaşması'nda gittiğini söylüyorlar. Halbuki o Lozan’daki Uşi Semti  başka, bu Lozan başka…
Ne yazık ki bunu bütün millete yutturdular ve böylece milletimizi Lozan barışına düşman ettiler. Halbuki Lozan Anlaşması'nda ise bilakis Ege'de birçok ada Türkiye'ye geçmiştir. Türkiye'ye Lozan Anlaşması ile geçen bu adalar ise son 10 yılda Yunanistan'a bırakılmıştır.
Bugün Yunan papazların mangal yaptığı Ege adaları, uluslararası anlaşmaya göre halen daha Türklerindir. Umulur ki bol bol paylaşılır, gruplara atılır, milletimiz bilgilendirilir
Mustafa Kemal 'in BİNGAZİ'deki Fotoğrafı ve İlk Savaşı

13 Şubat 2018 Salı

ELEŞTİRENLERE AÇIK TEŞEKKÜR Abdullah Çağrı ELGÜN

ELEŞTİRENLERE                    AÇIK TEŞEKKÜR
 Abdullah Çağrı ELGÜN
Eserlerimi okuduktan sonra yaptığınız yorumları, ELEŞTİRİLERİ, büyük bir zevk,  dikkat, ilgi ve heyecanla okuyorum.. Doğru konulara neşter vurduğunuzu söylemeliyim.
Zaman zaman şiir, roman, hikâye ve bir çok kitapları hem tanıtıcı hem de eleştirisel yazılar yazıyorum. Genel olarak şunu söylemeliyim ki kültürlü, bilgili, onlarca esere imza atmış kişilerde bile “HATASIZ YAZMIŞ OLDUĞUNA İNANMAK, YANLIŞLARI KABUL ETMEMEK”   KAPRİSİ, EGOSU HER ZAMAN MEVCUTTUR.  Kişi kendi yaptığının doğruluğuna kesin olarak inanmışsa o kişilerin eleştirileri kaldıramadığını üzülerek ifade etmeliyim.
İnsanın dostlarını ve sanat severleri tanıtırken, övülecek yanlarını sıralarken,  eksik ve hatalı taraflarını: "Burası da şöyle olmalıydı" derken bütün hassasiyetlerinizi ortaya koyar. Bazan çekinerek bazan da:  "Yahu bu şahsı kırar mıyız, ümitsizliğe mi sevk ederiz?" diye kırk kez düşünür, kılı kırk yararak sözcükleri itina ile seçip sıralarsınız. Eseri güzel yönleriyle ve olmamışlarıyla tanıtırsınız.
Bu bedelsizdir… Hatta bunca emeğe, göz nuruna, araştırmaya, o eseri didik didik edip okuyuncaya kadar harcadığınız zaman için o tanıtılan şahıstan, eserin sahibinden bir “TEŞEKKÜR” bile gelmez.    
Eserin güzel övgüye layık yerlerini, orijinalliğini, yeni buluşları, edebî eser olma özelliklerini kalıcılığını anlatırız. Bu övgü dolu yönden yazdıklarımıza itiraz yokken, eleştirilmeye gelince, bu eser şu bakımlardan olmamış. İmlâ, noktalama, yazım kuralları, kalıcılık, edebî eser olma özellikleri, halka ve yaşayan Türkçeye uygunluğu taşımıyor. Şunları şunları yazarın düzeltmesi gerekir.  Eser bu yönleri ile iptidai, ilkel veya basmakalıp ifadelerden oluşuyor.
Her eser herkesin her zaman söylediği değil hiç kimsenin her zaman söyleyemediği, duyamadığı, düşünemediği, sözcükleri ifade etmeli. Herkes duyar, düşünür; ama onu orijinallikler içerisinde yazıya dökemez. İşte bu eserde bu özellik yok, olmamış derseniz... Hemen bir telefon alırsınız.
"Bakın...  çıkan yazınızı okudum lütfen avukatımla da görüştüm. Yayınızı yayından kaldırınız. Kaldırır mısınız?..   Kaldırın!.. " Daha başka tehditler de alırsınız tabii.
Sonra düşünürsünüz.  Bu eleştiri yazısı için, okuduğun kitap için harcanan zamana, yazılan yazıya, kitabın eserin, filmin tanıtımı için yaptığınız reklama...  Şaşırmamak elde değil...  Sonra da bu işten defalarca vazgeçmek istersiniz.  Bir tutku, sonunda ne rütbe var ne para… Bıraksanız eleştirici kalmaz ortalarda veya en azından azalır.   

"ERBAB- TEAŞŞÜR ÇOĞALIP ŞAİR AZALDI;
YOK ÖYLE DEĞİL ŞAİRİN ANCAK ADI KALDI!.."  diyen şair ne güzel söylemiş. Bu söz eleştirmenler için de geçerli. Eleştiriyi hazmedecek engin gönüllü yapımcılara, sanatseverlere, eser sahiplerine ihtiyaç var. Bunları tanıtacak, didik didik ederek yazacak, ortaya serecek ELEŞTİRMENLERE de… Hem de şiddetle ihtiyaç var var;  ama onların karşılaştıkları çok çok büyük engeller de var.
ELEŞTİRİLERİNİZİ büyük bir samimiyet ve mutlulukla karşılıyorum. Bizi ELEŞTİRENLER, bizleri doğruya, güzele, daha iyiye ve yanlışsız yazmaya yönlendirenlerdir.  Bu bakımdan onların “ELEŞTİRENLER” varlıkları BİZİM HAYAT DAMARLARIMIZDIR. BİZ ONLARLA BESLENİR, ONLARLA HAYAT BULUR, ONLARLA DİRİ ONLARLA CANLI KALIRIZ…
Eleştirenler!...
İyi ki varsınız.
Sağlık sıhhat ve huzur dolu yıllar diliyorum.

Eleştirenlere açık teşekkür

4 Ocak 2018 Perşembe

ATATÜRK’TEKİ İNSAN; Dr. Agâh Oktay GÜNER

ATATÜRK’TEKİ İNSAN
Dr. Agâh Oktay GÜNER

Türkiye’mizde, son yıllarda, sadece zevksizlik örneği acayip kıyafetler görmedik. Aynı zamanda, bazı düşmanlıklar icat edildi. Bunların başında Cumhuriyet düşmanlığı ve Atatürk düşmanlığı geliyor. Bir Türk düşmanının, mesela bir Yunanlının, bir İngiliz’in, bir Fransız’ın Atatürk’e düşman olmasını çok rahat anlıyorum. Ama nüfus cüzdanında T.C. vatandaşı yazan bazı adamların, onun bağımsızlık savaşı ile hür şartlara kavuşturduğu Türkiye’de, bu vatanın nimetleriyle yetişerek, onun kurduğu eğitim kurumlarından nasip alarak nasıl olup da ona düşman olabildiğini anlamakta zorlanıyorum. “Nankörlük bütün insanların nasip alacağı bir sonsuzluk pınarıdır.” diyen feylesof ne kadar doğru söylemiş!
Kim ne derse desin, Atatürk Türk milletinin lideridir. Ona yapılan bütün hücumların temelinde millet çadırının orta direği olan Atatürk’ü yıkma hedefi vardır. Ancak bu büyük millet bu oyunlara gelmeyecek ve kendi evladına, kendi büyük insanına benim en büyük iftiharım: “Türk olarak yaratılmamdır” diyen bu soylu şuur sahibi yiğidine sahip çıkacaktır.
Çocukluğundan itibaren Mustafa Kemal’de çok şuurlu bir millet ve vatan sevgisi vardır. Bu sevgi ona, millete, vatana, devlete bağlı olmak ve hizmet etmek şuuru vermiştir. Bu şuurla, hizmet yolunda kendisini yetiştirmek için, gece gündüz okumuş, kendisini geliştirmiştir.
SAMİMİ ADAM
Onun karakterinde hiç değişmeyen çizgi mutlak samimiyettir. Dünyaca ünlü biyografi yazarı Emil Ludwig; “Kendisi hakkında yazacağı yazıya malzeme toplamak için çocukluğuyla ilgili fevkalade işaretler taşıyan hatıralarını sordu. Aradığı O’ndaki irsi ve şahsi fevkalade özelliklerdi. Yanında olan çocukluk arkadaşı ve sözünü hiç çekinmeyen Nuri Conker’e döndü: “Nuri, bu tarih üstadına lütfen benim çocukluk anılarımı anlat”. Conker rahatça: “Kovalamaca, askerlik, kaydırak oynar, yazın mısır tarlasında karga avlardık. Onun farkı biz gevezelik eder veya uyuklarken kitap okumasıydı” dedi.
Atatürk, Alman tarihçisine döndü: “Hakikat işte budur. Bende insanlar üstünde meziyet aramaya kalkışmasın. Doğuşumdaki tek fevkaladelik, Türk olarak dünyaya gelmemdir”. Onun çocukluğu çeşitli psikolojik darbelerle geçmiştir. Kendisinden sonra dünyaya gelen ve vefat edince Osmanlı geleneğiyle evin bahçesine defnedilen iki küçük kardeşinin çok küçük yaşta ölümleri O’nu çok üzmüştü. Selanik’i seller altına alan yağmurlardan sonra Ali Rıza Bey’in bahçesini de sular işgal eder. Gece aile uyanır. Ne görsünler? İki yavrularının kefenli cesedi sular üstünde yüzüyor…
Mustafa Kemal’in çocukluk sevgisi, küçük Ülkü’ye olan zaafı, okuttuğu fakir ve kimsesiz çocuklar, hep o onarılmaz; kardeş kaybı yarasının, şuur altındaki elem dolu hatırasının kabuk bağlayan ifadesidir.
Çocukluğunun ikinci büyük elemi, Balkan komitacılarının babası Ali Rıza Bey’in kereste deposunu ateşe vermesidir. Kereste deposundan yakındaki ormana sıçrayan ateşler, ne yazık ki, ormanı da yakar kül eder. Babasının ölümü tam bir darbedir. Annesinin mirastan hemen hiç denecek kadar pay alması ölümün acısını birkaç kere katlamıştır.
O’nun yapısında, çocukluğundan itibaren; tespit ettiği her meseleyi kendi meselesi bilmek ve çözüm yolu aramak vardır. O, ilgi duyduğu ve sorumluluk hissettiği her konuya çözüm getirmekle kendisini adeta görevli saymıştır. Ayrıca, bir asker olmasına rağmen, askerlik dışındaki dünyayı da takip etmiştir. Zamanın dünyada meydana getirdiği değişmeleri, değişen talepleri dikkatle araştırmıştır.
Çocuk, genç, olgun yaştaki Mustafa Kemal’in çekirdeği aynıdır. Kişiliğinin çelik çizgileri çocukluğunda belirmeye başlamış, genç yaşlarda teşekkül etmiştir.
Bunun en canlı delili, fotoğraflarıdır. Ömrünün hiçbir devrinde, derbeder, özensiz, dikkatsiz bir fotoğrafı yoktur.
Önemli bir yabancı konuk, Atatürk’ün ziyaretinde; dayısının çiftliğinde karga kovaladığından bahseden satırlara rastlandığını, üzüntü duyduğunu ifade edince Mustafa Kemal, “hayır doğrudur” demiştir. O, önce kendisine, sonra dış dünyaya karşı samimi adamdır.
Bu konu ile ilgili olarak, Falih Rıfkı Atay “Çankaya” kitabının 18. sahifesinde şöyle der: “Devlet Başkanlığı zamanında bir misafirinin bu tarla bekçiliği hikâyesinin: “Aman efendim, Estağfurullah!” gibi bir inanamazlık göstermesi üzerine: “Evet öyledir, ben de herkes gibi doğdum, büyüdüm. Doğuşumda bir ayrıcalık varsa, Türk oluşumdan ibarettir” demişti.
Aynı olayı Münir Hayri Egeli; “Atatürk’ten bilinmeyen hatıralar” adlı eserinde şöyle ifade ediyor: “Atatürk, kendisinin insanüstü varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker’in sert şakalarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin önünde tekrarlatırdı.
Bir gün sofrada ismini zikretmek istemediğim bir zat:
Paşam, demişti, kim bilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. Kim bilir, ne harikulade hatıralarınız vardır.
Atatürk güldü ve Nuri Conker’e döndü:
Nuri anlatsın, dedi.
Nuri Bey her vakit ki latifeci diliyle:
Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, cevabını verdi. Deminki suali soran zat, lafın bu mecrayı almasından fena halde ürktü. Suali ortaya attığına bin kere pişman oldu:
“Aman efendimiz” diyecek oldu. Atatürk hemen sözünü kesti:
“Bana insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek fevkaladelik, Türk olarak dünyaya gelmemdir.” Türk olarak doğmak, Türk olduğunu bilmek ve bunu sorumluluğunun duyarak gerekeni yapmak… İşte Atatürk’teki İnsanın özü budur. İleride bu ilke devletin eğitim felsefesi olacaktır. Çocukluğunda ilk ağırlıklı kararı, annesinin bütün ısrarına rağmen okul tercihinde olmuştur. Askeri okulu seçmesi, direnmesi çok önemli bir karakter özelliğidir.
Mustafa Kemal’in hürriyet ve istiklal aşkı dediği bu duygu, O’nun, ömrünün her aşamasında takip ettiği şaşmaz çizgidir.
Nitekim, bir konuşmasında aynen şöyle diyor: “Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir. Ben, milletimin en büyük ve ecdadımın en kıymetli mirası olan istiklal aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar, ailevi, hususi ve resmi hayatımın her safhasını yakından bilenlerce bu aşkım malumdur. Bence bir millette; şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin hürriyet ve istiklaline sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen, bu saydığım vasıflara çok ehemmiyet veririm ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim.
Bu ölçülerin karakterini yoğurduğu Mustafa Kemal, babasını çok küçük yaşta kaybetti. Annesinde iki sevgiyi birden yaşadı. Annesine çok değer verirdi, saygı gösterirdi. Anne, oğlu için daima duadaydı. O, cepheden cepheye koşarken, anne Zübeyde Hanım daima Kur’an okutur, dinler ve dua ederdi.
Yaveri Cevat Abbas Gürer şu hatırayı naklediyor: “Çankaya’da ana oğul görüşmelerinin birinde şahit olduğum bir vaziyeti kıymeti hudutsuz olan Bayan Zübeyde’nin faal zekâsının bir numunesi olarak arz edeceğim: “Atatürk, anasının elini öptü, Bayan Zübeyde oğluna elini uzatırken coşkun sevgisinin gözlerine toplanan bütün ifadesiyle Atatürk’ü bağrına basmak istiyordu. O’nu kucakladıktan sonra aziz Türk milletine eşsiz bir halaskar kahraman veren ana olmak itibariyle gururlanmalı idi. Fakat böyle olmadı; bahtiyarlığı gülen şirin yüzünden oku nurken o büyük Türk anası kolları arasından uzaklaşan ciğerparesinin elini tuttu:
Atatürk: Ne yapıyorsun anne? dedi. Elini çekmek istedi. Bayan Zübeyde, sükûnetle ve kat’i bir ciddiyetle:
“Ben senin ananım, sen benim elimi öpmekle bana karşı olan vazifeni yapıyorsun; fakat sen vatanı ve milleti kurtaran bir devlet reisisin. Ben de bu aziz devletin bir ferdiyim ve onun tabasıyım. Elini öperim” cevabını verdi.
Evet, O’nun yapısında bir insanın annesine elini öptürmesi düşünülemez. Ancak annesinin eşsiz sevgisi O’nu öylesine sihirli bir güçle çevirmişti ki… Annesine olan saygı ve sevgisi onun kadın anlayışını çevrelemişti. Ayrıca, kadın saygıya layık bir varlıktır. Kurtuluş Savaşı’nın yiğit, fedakâr kadınları Atatürk’ün Kadın Hakları mücadelesinin bayrağı olmuştur.
TERBİYE MESELESİ
Mustafa Kemal daima Türk kimliğini aramış, milli kimlik sancısı hiç dinmemiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra geldiği Samsun’da, 1924 yılında, bir çay ziyaretinde beyan ettiği fikirler bugün de geçerliliğini koruyor. Dini terbiye ve milli terbiye ayrımı yaparken çok önemli bir tespiti ifade ediyor…
Meclis’te olduğum zamanlarda şahsen sempati duyduğum bir arkadaşım, adeta mensup olduğu partinin felsefesini özetliyordu.
“Benim vatanım namazını kıldığım yerdir.” Bu zihniyette olan arkadaşların Türkiye’ye neler kaybettiklerini yakından gördüm ve yaşadım. Ben elemli tespitlerde benimle birleşen Milli Selamet Partili bazı arkadaşlarımın milli şuur uyanıklığını şükranla yad ediyorum.
1924 senesi yazında, Samsun’da verilen bir çay ziyafetinde söz söyleyenlerin arasında Kılıç Dede İlkokulu öğretmenlerinden Mehmet Behçet Efendi adında bir zat da vardı. Bu sarıklı hoca efendi, tabii kendi tahsil alanının büyüklüğünü belirterek, bütün felaketlerin, bu ilme değer verilmemesinden ileri geldiğini iddia etmiş, sözlerini Kur’an’dan ayetler okuyarak ve bunları yine kendine göre tefsir ederek kuvvetlendirmeye çalışmıştı.
Atatürk, konuşmasının sonunda, hoca efendinin mütalaasına ve bu vesile ile belki ilk defa olarak, umumi terbiye konusuna temas ederek demişti ki; “Arkadaşlar; bugün eriştiğimiz netice, şüphe yok ki, çok memnunluk ve umut vericidir. Fakat bu memnuniyeti korumak, umutları gerçekleştirmek için bundan sonra dikkat edilecek noktalar da çoktur. Son olarak söz söyleyen hoca efendinin beyanları vesilesiyle arz edeyim ki; bunların arasında en önemli, en esaslı nokta terbiye meselesidir. Terbiyedir ki, bir milleti hür, müstakil, şanlı ve yüksek bir topluluk halinde yaşatır yahut bir milleti kölelik ve sefilliğe sürükler.
“Efendiler; terbiye, güdülen hedef ve gayelere göre çeşitlenir. Mesela dini terbiye, milli terbiye, milletlerarası terbiye. Ben burada, yeni Türkiye Cumhuriyet’inin yeni nesle vereceği terbiyenin milli terbiye olduğunu, kesin olarak ifade edeceğim. Diğerleri üzerinde durmayacağım. Yalnız işaret etmek istediğim manayı, kısa bir misal ile açıklayacağım. Yeryüzünde 300 milyonu aşan Müslüman vardır; bunlar ana, baba ve hocalardan terbiye ve ahlak dersi almaktadırlar. Fakat esefle görülen gerçek nokta şudur ki, bu yüz milyonlarca insan toplulukları şunun veya bunun esaret ve zillet zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye, onlara, esirlik zincirlerini kırabilecek insanlık meziyetini verememiştir, veremiyor; çünkü terbiyenin hedefleri milli değildir.
“Efendiler; milli terbiyenin ne demek olduğunu bilmekte artık bir suretle karışıklığa yer vermemelidir. Milli terbiye esas olduktan sonra da onun dilini, usulünü, vasıtalarını da milli yapmak, münakaşası kabil olmayan bir zaruret olur. Genç dimağları, milli terbiye ile geliştirmeye ve yükseltmeye çalışırken, bir yandan da onları; paslandırıcı, uyuşturucu, hayali bir takım fazla şeylerle doldurmaktan dikkatle çekinmek lazımdır.
“Efendiler; genç neslin dimağları yorulmadan her şeyi kavramaya elverişli bir halde gerçeklerle bezenmelidir.”
Atatürk “Milli şuur” konusunda çok ısrarlıdır. Millet olmak, millet olmanın şuuruna ermek bu yolda çile çekmek, kan dökmek her türlü fedakârlığı omuzlamak, omuzlanan fedakârlıkları, çekilen çileleri unutmamak gerekir. Bunlar kolay işler değildir. Bedel ister!
Nitekim Falih Rıfkı Atay’ın naklettiği bir görüşme bu konuda çok ibret vericidir:
Bir gün bir Müslüman devletinin delegesi Ankara’da Atatürk’e gelmiş:
Bizim milli hareketin de reisi olur musun?” diye sormuştu.
Atatürk: “Bu mücadelede ne kadar asker feda edersiniz?” diye sorunca:
“Efendim, mutlaka kan dökülmesine ihtiyaç var mı?” demişti.
Atatürk: “O millet ne zaman hürriyetini almak için iki üç milyon kurban vermeye razı olursa, reislik meselesinin o vakit düşünüleceğini” söylemişti.
Mustafa Kemal, insan doğmanın, insan gibi yaşamanın büyük baht olduğuna inanmıştır. Ancak, O, Türk insanı olmakla iftihar duyar. Türk’ün değerini, büyüklüğünü çocuk yaşta idrak etmiştir. Kendisi şöyle diyor; “Şair Mehmet Emin Yurdakul’u ilk defa manastır lisesindeyken okudum. “Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur, sinem özüm ateş ile doludur,” mısraı ile başlayan manzumesi bana milli benliğimin gururunu tattıran ilk ifadeler olmuştur.”
Bir ömür boyu bulunduğu her görevde, O, Türk insanının destanlardaki, savaşlardaki, yükseliş ve yıkımlardaki yüce direniş karakterini bu karakterin temeli olan inanç, iman, milli mukaddesatın ve hepsinin özü olan Türk Kültürü’nü araştırmıştır. Asla ilgi duyduğu hiçbir bilgiyi hiçbir yerden hazır istememiş, bizzat kendisi okumuş, araştırmış ve ulaştığı sonuçları ilim adamlarıyla tartışmaya açmıştır. Atatürk’ün yaverliğini yapmış Muzaffer Kılıç ve Halil Nuri Yurdakul yetişme dönemine ait özelliklerini şöyle anlatıyorlar: “Atatürk’ün boyu 1.74 cm idi. Kilosu 7074 arasında değişmiştir. Yüz rengi yanmış pembe, alnı çok geniş, kaşları çok gür ve kalkıktı. Elmacık kemikleri hafif çıkık, dudakları ince, saçları altın sarısı, gözleri mavi, göğsü kabarık, omuzları geniş, elleri ince ve zarifti.
“Çok canlı, çok hareketli, yerinde duramayan yapıda, çok ciddi bakışlı, kararlı ve müthiş itimat veren davranışlar içinde idi.
“Çalışkanlığı, zekâsı, kibarlığı, mertliği ve dürüstlüğü, hiç kimseden çekinmeden, her şeyi herkesin yüzüne söylemesi ta ilkokul hayatından beri bilinmektedir.
“Sigara ve kahveyi çok severdi. Günde 10-15 fincan kahve ve 40-50 sigara içtiği olurdu.
“Kumardan hoşlanmaz, kumar düşkünü olanlara nasihat ederdi. İçkiyi kesin olarak gündüz almaz, gündüz içenlere de müthiş kızardı. Kendileri de içki masasında çok uzun süre kalmasına karşın, az içki içerlerdi. Ciddi askeri ve politik meseleler konuşulacağı günlerde kesin olarak içki almazlar ve o işe o kadar konsantre olurlardı ki, yemek ve uyku saatleri akıllarına bile gelmezdi. “Uyanınca derhal kalkar, kahve ve sigara içerken bütün gazetelere göz atar, sonra banyo yapıp tıraş olur, giyinip salona inerlerdi. Çok temiz giyinirler; bazı sıcak günlerde 23 defa banyo yaparlardı.
“Sakarya Harbi’nin en kritik günlerinde bile ve bütün yokluklara karşın ne yapıp edip tıraş olmuş, iki teneke su ısıttırıp çadırın içinde banyo yapmışlardır.
“Hiç yemek meraklısı değillerdi. Sabahları hiçbir şey yemez, sadece kahve ve sigara içerdi; öğle üzeri bir iki dilim ekmek, peynir, ayran veya limonata alırlardı. “En çok sevdiği kuru fasulye ve pilavdı. Bunu her akşam yemekte ister, bazen yatarken bile yerlerdi. Bunun dışında peynirli omlet, etli bamya yemeklerini sever, meyvelerden de kavunu tercih ederlerdi.
“Misafirlerini, bazen köşkün dış kapısına kadar uğurlar, herhangi bir sebeple onları kırmışsa, mutlaka özür dilerdi.
“Bulunduğu yerlerde emniyet önlemleri alınmasından hiç hoşlanmazlardı. Bazen etrafındaki emniyet önlemlerini emir verip kaldırtır ve “bu asil millet bana ne kurşun atar, ne de attırır” derlerdi.
“Fakat bizler O’nu korumak için her türlü önlemi alırdık. Bütün gittiği yerlerde polis teşkilatı ayrı, gizli emniyet ayrı ve muhafız alay komutanlığı ayrı önlem alırdı. Hatta birçok defalar birbirimize hüviyet sorduğumuz zamanlar olmuştur.
“Ayrıca, Atatürk’ün yakın arkadaşları Nuri Conker, Ali Kılıç, Salih Bozok devamlı olarak silah taşırlardı.
“Atatürk’ün uykusu fevkalade hafifti. Çanakkale’de olsun, Sakarya’da olsun, bütün harplerde, yatağına ceketini çıkarıp elbisesi ile uzanırdı. Çadıra birimizin girmesi ile hemen gözünü açar; “Bir şey mi var çocuk?” diye sorardı. Bizlerin herhangi bir haberi, telgrafı vs. varsa, onu iletirken yatağından hemen doğrulup onu alırdı. Eğer önemli bir haberse, hemen ayağa kalkar, ceketini giyip hazırlanırdı.
“Reisicumhur olduktan sonra Çankaya’da ve diğer kaldığımız yerlerde ise, kapıyı tıklamamızla hemen uyanır ve aynı suali sorarlardı. Eğer görüşülmesi gereken ciddi bir durum varsa, “Bir dakika bekle çocuk” der ve pantolonunu giyip üzerlerine robdöşambrlarını alır; sonra bizleri kabul ederlerdi.”
Çocukluğunda başlayan ve yükselen bir çizgi takip eden özelliği ise methedilmekten, yüzüne karşı iltifatlardan asla hoşlanmamasıdır. Bu çizgide devamlı olarak şöyle demiştir: “Zafer ancak inanmış bir kadronun önderliğinde milletle bütünleşerek elde edilebilir.” Bu çizgideki ölçüyü son nefesine kadar korumuştur. Falih Rıfkı Atay Çankaya’da bir akşam yemeği sırasında Atatürk’ün sigarasından iki nefes aldıktan sonra masadakilere, teker teker süzüp, “ben öldükten sonra bu millet ne diyecek?” sorusunu yöneltince (F. R. Atay hepimiz dalkavukluk derecemize göre Atatürk’e bir sıfat uydurduk diyor) kimimiz Tanrı, kimimiz mürşit, kimimiz lider, kimimiz üstün adam dedik. Sabırla dinledi, bir nefes daha sigarasından içti ve “etrafına böyle p.., p….. toplanmasaydı, milletine daha çok hizmet edecekti” diyor. Bu gerçekçi bakış, ne yazık ki, çok az siyaset önderinde görülür. Avrupalı krallar, ressamlara portrelerini yaptırırken daima bir at üstünde, ellerindeki mızrakla, ağzından alevler saçan bir ejderhayı öldürürken çizdirmişlerdir. Hükümdar, efsanevi yaratıkları dahi öldüren adamdı. Gazi Paşa öğrencilik yıllarında, ordu saflarında, meclis başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı dönemlerinde daima “Zafer milletindir” demiştir. Mustafa Kemal’de Hitler’deki ihtişamı görmeyiz. Napolyon ve İskender’in şahsiyetlerini şekillendiren “dünya fatihi olmak” ihtirasını da bulmayız. Kendini onlara benzetenlere şiddetle karşı çıkmıştır. Bunun bütün dikkati mensup olduğu Türk milletine hizmet etmek ve o milleti layık olduğu yüksekliğe kavuşturmaktır.
Kendisinin psikolojik dünyasını inceleme gayreti içerisinde olan araştırmalardan birisi “Osmanlının yasından Atatürk’ün Türkiye’sine” adlı çalışma çok değişik bir değerlendirme yapar:
“Eğer bir anne yas içinde ise ve çocuğuna iyi annelik yapmıyorsa fena bir kadın olduğu için değil, çektiği acı sebebiyle çocukta bilinç dışı fantezi dediğimiz „onarıcı olmak ile ilgili bir durum gelişir. Bilinç dışı fantezi gelişmiş bir düşünce değildir. Çocukluk algıları, duyguları ve düşünce kalıntılarıdır. Çocuk, bunları düşünmez, sadece hisseder. Onarıcı olmakla ilgili bilinç dışı fanteziyi kelimelerle ifade edersek, şöyle bir cümle ortaya çıkar: “Ben annemi onarayım, onun yasını ortadan kaldırayım, o zaman annem benim için daha iyi annelik yapar”. Bilinç dışı fantezi, kişinin hayat tarzını bütün yaşamı boyunca etkiler. Mesela Atatürk’ün hayatına baktığımız zaman onun onarıcı şuur altı karakter yapısının bütün ömrüne hâkim olduğunu görürüz.”
Atatürk’ün bir gazetecinin “İlk hatıranız nedir?” sorusuna verdiği cevap çok önemlidir. “Annem beni, ilahiler okunan dini törenle okula göndermek istiyor. Ama ben askeri okula gitmek istiyorum. Babam “oğlum önce annenin dilediğini yerine getirelim, sonra senin istediğini düşünürüz” dedi.” Böylece önce annesinin dileği yerine getirildi. Sonra babasını kaybettiğini yukarıda ifade etmiştik. Kendi iradesi ile eğitim hayatını değiştirdi. Çocukluğundan itibaren Mustafa Kemal’de bağımsız yaşama ve bağımsız karar verme iradesini görüyoruz. Annesine saygısı mükemmeldir; ancak geleceği ile ilgili karar vermek bahse konu olunca, çelik bir irade ile çocuk yaşta o kararı uygulamayı bilmişti.
Mustafa Kemal’in çocuk sevgisi, ağaç sevgisi, hayvan sevgisi şaşılacak güzellikler taşır.
Meclise gider gelirken Ulus’ta bulunan Osmanlı Bankası binasının hizasında bir iğde ağacı vardır. Onu mutlaka sabah ve akşam ziyaret eder. Bazen konuşur. Bir gün, meclis çıkışı, ağacın yerinde olmadığını görür, “Nerede benim ağacım?” diye sorar. İşçiler “Yolu genişletiyoruz, kestik.” derler. Hemen arabasına biner ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Bu olayı televizyonda anlatmak isteyen rahmetli Nezihe Araz’a, yöneticiler “Atatürk ağlamaz, çıkarın bunları” der. İşte bütün sıkıntı buradadır. Atatürk insan değil mi, niye ağlamasın, niye sevmesin ve neden, niçin gerekirse nefret duygusuna sahip olmasın? Ancak Atatürk’ü put yapanlar, O’nu taştan ve tunçtan heykellerde donduranlar, O’na birkaç damla gözyaşını bile çok görmüştür. Türkiye’nin büyük talihsizliği de işte buradadır. Atatürk, Çankaya’da Ankaralıların hediye ettiği mütevazı bağ evinde oturmaktadır. Mimar Hikmet Bey’in anlattığına göre; bağ evinin alt katında tadilat işi yapılırken, köşkün yanına bir çadır kurulur. Atatürk ve Latife Hanım o çadırda kalırlar. Atatürk Köşkü denilen bütün binaları geziniz, hepsinin çok mütevazı yapılar olduğunu görürsünüz. Bu, Çankaya’daki köşk için de geçerlidir, Yalova’daki ve Florya’daki köşk için de geçerlidir. Söğütözü’ndeki, kendi tabiriyle, kulübesi için de doğrudur. Çok sevdiği tay, ruam hastalığına tutulur. Bu atlar ve insanlar için öldürücü olan hastalığa yakalanan hayvanlar öldürülür. Toprağa gömülür, üstüne kireç dökülür. Bunu işiten Atatürk veterinerlerin bütün karşı koymalarına rağmen, eline eldiven giyer ve öldürülmeden önce sevgili tayına, okşayarak, veda eder. Köpeği hastalanır, ölür. Çok üzüldüğünü gören köşk kadrosu köpeği ilaçlar, içini samanla doldurur, masasının yanına korlar.
Ne acı ki, biz bütün bunları vatan çocuklarına verecek bir eğitim sistemini kuramadık. Halbuki Atatürk’teki insanı; ağaç sevgisiyle, hayvan sevgisiyle, insan sevgisiyle vatan çocuklarına anlatmış, öğretmiş olsaydık, Türkiye, Türk eğitim sistemi çok daha verimli olurdu. Vatan çocukları “insan Atatürk’ü gönülden sever ve benimserdi.
Ne yazık ki, Atatürk’teki İnsan, görülmemiş, görülmek istenmemiş, vatan çocuklarına öğretilmemiştir. Kendisiyle yapılan bir görüşmede “İki kuruşum olsa, bir kuruşuyla kitap alırdım” diyor. Devamlı okuduğunu görüyoruz. Bugün Anıtkabir’de bulunan kütüphanesinde binlerce eserin altını çizerek okuduğu görülür. Bu bitmek ve tükenmek bilmeyen okuma sevgisi, Mustafa Kemal’in devamlı araştırmak ve öğrenmek isteyen yapısını hiç terk etmemiştir.
Çanakkale kara savaşlarının en şiddetli olduğu demlerde 19. Tümen komutanıdır, karargâhı Aydos Tepesi’ndedir. Madam Corinne’e yazdığı mektupta şöyle diyor; “Aziz Corinne, savaş bütün çetinliği ile devam ediyor. Bulunduğum mevkide 24 saat ölümle kucak kucağa yaşıyoruz. Başımın üstünden insan kolu, başı, bacağı, gövdesi uçuyor. Toplar ve diğer silahlar ara vermeden ölüm kusuyor. Bu mektubumu size getiren arkadaşıma lütfen bir roman listesi hazırlayıp veriniz. O, bu kitapları satın alıp bana getirecek. Ben gaz fenerinin ışığında siperde onları okuyarak unuttuğum insani güzellikleri hatırlayacağım.”şimdi düşünelim; ölüm kalım mücadelesinde, siperde kitap okumayı düşünmek… İşte Mustafa Kemal’deki her dem diri olan, kültürlü olma iradesinin ifadesi budur.
Mustafa Kemal, çocukluğundan itibaren yöneten, yönlendiren bir karakter yapısına sahiptir. Selanik’te, gençlik yıllarında, arkadaşlarıyla görüşürken onların bazılarını Vali, bazılarını Paşa, bazılarını müfettiş yapar. Arkadaşlarından birisi sorar: “Peki sen ne oluyorsun da bizi bu görevlere getiriyorsun?” der. Mustafa Kemal, “Ben o yetki ve güce sahip olacağım mevkide bulunacağım” diye cevap verir.”
Mustafa Kemal’in hiç şüphesiz ihtirasları vardır, ihtiras sahibidir. İhtiras sahibi olmasa bu ölçüde başarılı olması düşünülemez. Ancak, ihtiraslarını en güzel şekilde tarif eden yine kendisidir. 28 Şubat 1914 yılında Sofya’dan Madam Corinne’e yazdığı mektupta aynen şöyle diyor:
“Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükler; fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük meblağlar elde etmek gibi maddi emellerin tatminine taalluk etmiyor.
“Ben bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydalar dokunacak, bana da liyakatle ifa edilmiş bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın prensibi bu olmuştur. Ona (bu büyük fikre) çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu muhafaza etmekten geri kalmayacağım.”
Madam Corinne, Avusturyalı saray doktorunun kızıdır. Mustafa Kemal ile birlikte kurmay yüzbaşı olan bir arkadaşı, bu kıza âşık olur. Evlenmeye karar verir. Yakın arkadaşı Mustafa Kemal’i ve bir diğer arkadaşlarını daha alarak kızı istemeye giderler. Kızın babası sarayda doktordur ve bu izdivaca razı olur, evlenirler. Fakat Yüzbaşı Balkan Harbi cephesinde görevlendirilir. Katıldığı ilk çatışmada alnına isabet eden bir kurşunla şehit düşer. Mustafa Kemal, fevkalade üzülür, aileyi teselli eder. Madam Corinne’e veda ederek İstanbul’dan ayrıldığı zaman devamlı mektuplaşmak, Mustafa Kemal’in Fransızca veya Almanca yazacağı mektupları Corinne’in tashih (düzelterek) ederek O’na göndermesine karar verirler. Bu mektuplaşma yıllarca devam eder. İrtibatın Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı olduktan sonra kesildiğini, Corinne’in, eski dostundan; bir şey isteyen insan durumuna düşmemek için fevkalade dikkatli ve ölçülü bir sessizliğe çekildiğini biliyoruz. Eski dostluklara vefa gösteren Mustafa Kemal, ne yazık ki, bütün araştırmalarına rağmen Corinne’e ulaşamamıştır.
O’nu hiç terk etmeyen vefa duygusuyla İzmir Körfezi’ni seyrederken; “Rauf kardeşim, bir daha Selanik’i görmek kısmet olacak mı?” der. Bir ömür boyu Mustafa Kemal’i milli kimlik hassasiyeti içerisinde ağaca, çocuğa ve bütün canlılara karşı sevgi dolu bir insan olarak görüyoruz. Bir bataklıktan ibaret olan Atatürk Orman Çiftliği arazisini orman yapacağım dediğinde buna hiç kimse ihtimal vermez ama, Mustafa Kemal, daha doğrusu Gazi Paşa bu çetin işi başarır. Sonunda ümidini kırmak isteyenlere yemyeşil çiftliği gösterir ve der ki; “İstemesini bilirseniz, toprak size her şeyi verecektir”.
Yolunuz Yalova’ya düşerse, mutlaka Yürüyen Köşkü görünüz. Atatürk’ün adını taşıyan Yalova’daki köşk, Florya’daki köşk günümüzün binaları yanında çok mütevazı yapılardır. Bu çok güzel minicik yapılar, yakın tarihimiz açısından çok zengin, ibretli hatıralarla doludur.
Çocukluğunun; cayır cayır ağaçların yandığı, evlerinin yanındaki ormanın kül olduğu gece Mustafa Kemal’in tükenmeyen ağaç sevgisinin de başlangıcıdır. Bütün bir ömrü cephelerde geçen kumandan, fırsat bulduğu her dem, ya ağaç diktirmiş ya da ağaçları koruyucu tedbir almıştır.
Yalova’daki köşk inşaatı devam ederken Köşk’ün deniz iskelesi de tamamlanmıştır. “Efendim şu yandaki ağacın dalı tehlike arz ediyor, bu sebeple binaya doğru uzanan bu dalı izninizle keseceğiz” denince; Gazi Paşa “asla” demiş ve benim talimatımı bekleyin. İstanbul’a dönmüş, bir süre sonra Yalova’ya yeni bir kadro, teknisyenler ve malzeme ile dönmüştür. Bu malzeme binanın altına yerleştirilecek onu ağaçtan dört beş metre açığa taşıyacak demir borular ve bu işi yapacak demir raylar ve aletlerdir.
Yalova Belediyesi’nin himmetiyle “Yürüyen Köşk” işi, şimdi büyük duvar panolarıyla sergileniyor. Binanın altının oyulması boruların yerleştirilmesi ve nihayet yapının kaydırılarak ağaçtan 56 metre uzağa taşınması bugün rahatça takip edilmektedir. Onun iradesi ağacın dalını kesmeden binayı nakletmeyi başarmıştır. Bu iş bittiğinde, iskele ayrı yerde, bina ayrı yerdedir. Köşksüz iskele, iskelesiz köşk günümüzde müze olarak ziyaret ediliyor. Görenler sevgi ve iradenin bu yalın güzelliğine hayran kalıyor.
İHTİRAS ÇİÇEKLİĞİ

Bizim tarihimiz, ne yazık ki, ihtirası aklının önünde giden sivil ve asker devlet adamlarımızın millete biçtiği çile, felaket ve ölüm gömlekleriyle şekillenir. Gandi: “İhtirasları alt etmek, silah kuvvetiyle dünyayı hüküm altına almaktan daha çetindir” diyor. İhtirası bu haliyle doymak bilmeyen bir canavara benzetenler elbette haklıdır. Eğer, ihtiras ve aşk aklın kontrolünde ise, büyük işlerin kanatları olur. Aksi halde, felakete götürür. Voltaire: “İhtiraslar, geminin yelkenlerini şişiren bir rüzgâr gibidir. Bazen gemiyi batırdığı olur ama, onsuz gemi yerinden kıpırdayamaz” diyor. Elbette hareket için ihtiras elzemdir. Yeter ki, ihtiraslarımızı iyi birer hizmetkâr olarak kullanmasını bilelim. İhtiraslarımız efendimiz olduğu zaman netice felakettir.
Mustafa Kemal’i ihtiras sahibi olmakla itham eden Enver Bey’e “Mustafa Kemal Harbiye Nezareti Müsteşarı olmak istiyor. Ne dersiniz?” denildiğinde, Enver Bey; “Mustafa Kemal’i müsteşar yapsak bakan olmak ister, bakan yapsak başbakan olmak ister, başbakan yapsak peygamber olmak ister, peygamber yapsak Allah olmak ister” diyerek karşı çıkar. Enver Bey’in ihtirasları Mustafa Kemal’den az mıdır? Hatta bu konuda yapacağımız bir tarihi kıyaslama, ne yazık ki, Enver Bey’in lehine olmayacaktır. Şimdi bu felaket tablosunu bizim tarihimiz açısından aralayacağım.
Sene 1683. Padişah 4. Mehmet Edirne’den Avusturya seferine bu yılın 17 Muharrem Pazar günü hareket eder. (İ. H. Danişmend İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi c.3 sf.452) Hükümdar Belgrat’ta kalır, Serdarı Ekremlikle sefer memur olan Veziri Azam Merzifonlu Mustafa Paşa ordunun başında hareket eder.
Stuhlweissenburg=İstoni Belgrat harp meclisinde Viyana muhasarasına karar verilmesi için toplantı yapılır.
Burada Serdarı Ekrem ile Reisül Küttap Mustafa Efendi, doğrudan doğruya Viyana üzerine yürümek fikrini müdafaa ettikleri halde, Kırım Han’ı Murat Giray ile Budin Beylerbeyi Arnavut Koca İbrahim Paşa bu sene Yanık ve Komran kalelerinin fethini, Tatar ordusunun Avusturya’yı tahrip ederek, kuvvetten düşürmesini savunur. Koca İbrahim Paşa, devamla, İstanbul’dan gelecek büyük toplarla ertesi sene Viyana üzerine gidilmesinin uygun olacağını müdafaa etmiş, ancak Merzifonlu ise, İbrahim Paşa’ya “Sen bunamışsın” diyerek hakaret etmiştir.
Muhasara sırasında pek çok olay yaşanmış ve ne yazık ki, Viyana Kalesi’nin düşmesine çok az bir zaman kala İbrahim Paşa “Zaferi kazanırsa beni yaşatmaz” diyerek askerlerini geri çekip cepheden ayrılmıştır.
Kırım Han’ı Murat Giray’a verilen görev, kaleyi takviye için gelen düşman ordusunun taş köprüden geçmesine engel olmaktır. Ne yazık ki, düşman Tuna Köprüsü’nden geçerken Kırım Han’ı askerleriyle bir tepeden seyreder ve hocasının bütün ikazlarına rağmen, “Bırak, bizim kadrimizi bilsinler” cevabını verir. Düşman ordusunu Alaman Dağı eteklerinde karşılayacak sonra onları arkadan kuşatacak olan Tatar gücü, tam manasıyla ihanet eder. Polonya Kralı Jean Sobieski 12.000 zırhlı süvarisiyle Merzifonluya cephe gerisinden saldırma imkânına kavuşur. İşte, size bir ihtiras çiçekliği. Merzifonlu ihtirasına kurban gitmese, bunamışsın dediği İbrahim Paşa’yı dinlese, bu kadar acı bir mağlubiyete uğraması mümkün değildi. Koca İbrahim Paşa ve Kırım Han’ı Murat Giray “bizi harp meclisinde azarladı” diyerek Merzifonlu’yu düşman karşısında yalnız bırakmasalar, ihtiraslarını aşıp devlet ve milletin beklediği hizmeti yerine getirseler, böylesine acı bir mağlubiyeti, milletimiz yaşamak zorunda kalmayacaktı. Bilindiği gibi, Viyana bozgununun faturası milletimize çok pahalıya mal olmuştur. Başta Macaristan olmak üzere Dalmaçya ile Mora elden çıkmış ve Arnavutluk’ta, Bosna’da, Kuzey Yunanistan’da birçok mühim mevkiler düşman eline geçmiş ve o muazzam devlet, artık küçülmeye başlamıştır. Bu devamlı toprak kaybediş ve mağlubiyetler bizi 15 sene 9 ay 25 gün Avusturya ile savaş halinde tutmuş, Karlofça Antlaşmasının imzalanmasıyla Avrupa Hıristiyanlığına karşı Türk azamet ve heybeti artık sönmeye başlamıştır. İşte, bir insanın “Kanuni Sultan Süleyman’ın yapamadığını ben yaparım” ihtirası Cihan İmparatorluğu’nu sona doğru sürükleyen ağır bir darbe olmuştur.
Kendisine karşı tezi savunan şahsiyete “sen etehlemişsin (bunamışsın)” diyen sesin yankılanışını 1915 yılında Kafkas Cephesinde Enver Bey’in ağzından duyuyoruz. Bilindiği gibi, Enver Bey binbaşıdır, Balkan komitacısıdır. Kaç değerli şahsiyeti kurşunlamış ve Babı Âli baskınıyla Harbiye Nazırı olmuştur. Bahriye Nazırlığına gelen Binbaşı Cemal Bey’e vekâlet eder ve onu Generalliğe terfi ettirir. Cemal Bey’de Enver Bey’e vekâlet eder, o da onu Paşa yapar. Devletin başına sadrazam olarak, posta memuru Talat Bey de paşa unvanıyla geçer. Ancak bunların unvanlarının ve omuzlarının paşa olması, kafalarının ve idraklerinin paşa olduğu manasına gelmez. Nitekim Cemal, Kanal Harekâtıyla on binlerce memleket evladını çöllerde kurban eder, Sarıkamış’ta askeri teftiş ettikten sonra Harp Meclisini toplayan Enver Bey masa üzerine planlarını açar. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa “Buralarda kış mevsiminde yapılacak bir taarruzun başarıya ulaşma şansı yoktur. Taarruz harekatını ilkbahara bırakalım. Askerin bir bölümünün ayağında çarık, bir bölümünün ayağında takunya var” itirazı Enver Bey’i gazaba getirir. “Paşa sen bunamışsın! Git istirahat et..” der ve görevden azleder. Ordu komutanlığını da uhdesine alır. Şan ve şöhret hırsı uğruna 80.000 vatan evladı Allahuekber Dağları’nda donarak ölür. İstanbul basını sıkıyönetim altındadır. Hepsi “Enver Paşa’nın Sarıkamış Zaferi” diye gazetelerine manşet atar, Enver Bey İstanbul’a döner. Şimdi Atatürk’e gelelim. Mustafa Kemal Paşa da ihtiras sahibidir. Ancak ihtirasları aklının gerisindedir. Milli Mücadele’nin Büyük Taarruz kararını günlerce süren hazırlıkların sonunda alınca ordu komutanlarına çok gizli kaydıyla bildirir. Bu şifreli telgraflarda kolordu komutanlarına bile haber verilmemesi talimatı vardır. 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, bu emri alınca hemen cevap yazdırır: “Böyle bir taarruzun nisan ayında yapılması doğru olmaz. Havalar yağmurlu, etraf çamur içinde olur. Ulaşım ve erzak temini fevkalade zordur. Hâlbuki ecdadımızın daima tercih ettiği gibi ağustos ayı, taarruz için fevkalade uygundur. Her taraf kuru ve ulaşım kolay olur. Zapt edilen bölgelerdeki üründen askere yetecek kadar yiyecek bulmak da çok kolay olur. Ayrıca makineli tüfeklerimiz de yeterli sayıda değildir. Mutlaka her bölgeye en az bir makineli tüfek verilmelidir. Yoksa bu şartlarda taarruz başarısız olur.” Cevap Ankara’ya kurye ile yollanır. Aradan dört gün geçer. Sabahın dördünde ordu binasının önünde bir motor sesi duyulur. Gelen Mustafa Kemal Paşadır. Önce trenle, sonra da otomobille yolculuk ederek Bolvadin’e, İkinci Mustafa Kemal ile Yakup Şevki Paşa baş başa taarruzu tartışır. Akşam yemeğinden sonra, yine baş başa, sabaha kadar haritalar üzerinde tartışmaya devam ederler. Sabaha karşı dört sularında Atatürk, Ankara istikametine doğru yola çıkar. Atatürk, Ankara’ya varınca, ordulara ve batı cephesine bir şifre gönderir. Şifrede; “İkinci ordu komutanının teklifleri uygun görülmüş, eksikliklerin tamamlanması için gerekli yerlere emir verilmiş ve taarruz tarihi ertelenmiştir,” diyerek Yakup Şevki Paşa’nın önerilerine uyulduğunu açıklamıştır. “Atatürk ihtiras sahibidir” diyenlere Yakup Kadri Atatürk adlı kitabında şöyle cevap veriyor: “Mustafa Kemal’de ilk gençlik günlerinden beri bir ihtiras sezenler yanılmamışlardır. Fakat bu ihtirasın cinsinde yanıldılar. Onu hodbin bir ikbalperest sanıyorlardı.
“(….) Eğer böyle olsaydı… Dumlupınar zaferini kazandıktan sonra, Lozan Muahedesini elde ettikten, yani Türk milletini hanedan ve hilafetin hıyanetine ve istiklale kavuşturduktan sonra isteseydi… sultanlık tacını, hatta… isterse hilat (kaftan) giyerdi. Türklük ve İslamlık dünyası böyle bir hareket, gasıplık telaki etmek şöyle dursun, belki istiyor ve bekliyordu.”
Birinci Dünya Savaşı esnasında, Balgat cephesinde ordumuza esir olan İngiliz generali Tawsend, 1922 yılının haziran ayında Adana yoluyla Konya’ya gelmiş ve Akşehir’deki karargâhından gelen Başkomutan Atatürk’e mülaki olmuştu. İki Generalin bir gece, kurtuluş mücadelemiz ve dünya vaziyeti hakkında yaptıkları uzun konuşma esnasında Tawsend, Atatürk’e “Sizi Napolyon’a benziyorsunuz” demiş. Atatürk bu benzetilişi reddetmiş ve “Napolyon arkasına bir sürü muhtelif milliyetteki insanı toplayarak macera aramaya çıktı, bunun içindir ki, yarı yolda kaldı. Ben bir anadan, bir babadan gelen kardeşimle kendi vatanımı kurtarmak davası yolundayım ve muhakkak muvaffak olacağım” cevabını vermiştir.
O gece sabaha karşı, büyük bir hayranlık içinde Atatürk’ten ayrılan Tawsend’ın refakatine memur Türk subayına “Ben şimdiye kadar 15 hükümdar ve cumhurbaşkanı ile hususi ve resmi konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum; Mustafa Kemal’de bir ruh kudretinin esrarı var” dediği de meşhurdur.
Mustafa Kemal’in temel fikri; Orta Asya’dan itibaren devletler kuran, çok yüksek medeniyet örnekleri sergileyen Türk Milleti’nin iki güçlü ordu ile dünya üzerinde layık olduğu yeri alacağıydı. Nitekim tarih bize Türklerin bu başarı hamlesini defalarca sergilediğini gösteriyor. Mustafa Kemal’i memlekete hizmet yolunda, o günkü şartlarda bir ayağı orduda bir ayağı komitacılıkta olan subay rolünden ayırarak tamamen hukukun içinde olmaya iten temel ayrılış çizgisi, İttihat ve Terakki Partisi’nin memlekete verdiği zararlardır. Bu parti hukuk ve kanun tanımaz tavrıyla devletin temellerine dinamit koymuştur. Ehliyetsiz, tecrübesiz, komitacı kadrolar Alman emelleri uğruna devleti ve milleti bitiren işlere girmiştir. Artık M. Kemal için hukukun içinde olmak temel dikkattir. Nitekim Milli Mücadele’de; hükümete M. Kemal Hükümeti değil “Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti” diyecektir. O’na göre memleketin iki orduya ihtiyacı vardı. 1. Kültür ordusuydu. Bu ordu öğretmenler, ilim, fikir ve araştırma adamlarından meydana geliyordu. Bu düşünen kafalar milli felsefeyi yoğurarak milli hedefleri tespit ve tayin edeceklerdi. 2. Ordu ise Türk silahlı kuvvetleridir. Bir milletin silahlı kuvvetlerini teşkil eden komuta kademesi, yüksek ahlak ve fazilet duygularıyla teçhiz edilmiş olmalıdır. Nitekim bizim İstiklal Savaşımız böyle güzide bir kadronun eseridir. Biz zaferi ebetteki Mehmetçiğin eşsiz fedakârlığına borçluyuz. Ancak, o yüksek vasıflı asker; bilgili, dirayetli, tecrübeli, karar gücüne sahip komutanlar elinde zafere yürümüştür. Milli Mücadele’nin komuta kadrosu 12 yıl örs ve çekiç arasında dövülmüş, şahsiyeti çelikleşmiş generallerdi. Mustafa Kemal Paşa Atatürk olma yolunda ilerlerken O’nu fevkalade kararlı ve inançlı görüyoruz. Hiçbir zaman tereddüt etmiyor. Ürken atından düştüğü zaman, üç kaburga kemiği kırılmıştır. Ankara’da kaburga kemiklerini saran doktorlar kesin istirahat der, Ama O, meclisteki bozuk sesleri düzelttikten sonra tekrar cepheye koşar. Dizlerinde şiddetli romatizma vardır, ağzında 17 çürük diş taşımaktadır. 22 gün 22 gece Sakarya Savaşı sürer, diş ağrılarını dindirebilmek için rakı ile gargara yapar. İnsaf ile düşünelim; 16 sene yamçı ile toprak üstünde yatan adam, romatizma olmaz da ne olur? Dişçiye gidecek zaman mı bulmuştur? 16 yıl savaş şartlarında ne kadar uyudunuz diye sormayanlar, niye dişçiye gitmedi diye zekâ seviyelerini sergileyen sorular sorabilirler. Hele hele “Mareşal sabahlara kadar Kur’an okurken, Mustafa Kemal’in elinde rakı şişesi vardı” diyenler acaba O’nun diş ağrılarını çekseler ne yaparlardı? İktidar olunduktan, inkılâplar başladıktan sonra, yolları Gazi Paşa’dan ayrılanlar hatıralarında, “Mustafa Kemal olmasa biz Milli Mücadeleyi yapamazdık, ama biz olmasak O, Milli Mücadeleyi yapardı” diye yazmaktadır. Mustafa Kemal, yurt çapında tanınmasını Çanakkale kara savaşlarındaki başarısına borçludur. Anafartalar Grup Komutanı olarak inisiyatif gücünü sonuna kadar kullanması ve cephenin gerektirdiği kararları bütün sorumluluğu üzerine alarak vermesi O’nu generalliğe yüceltmiştir. O, bir gece de general olmamış, sorumluluk alarak, ön safta çarpışarak, Türk Ordusu’nun içindeki Almancılarla boğuşarak başarıya yürümüştür.
Milli Mücadele’ye başladığı zaman, milletin ona verdiği isim Sarı Paşa’dır. Sarı Paşa milletin sevgilisi, adeta gözbebeğidir. O’nun yetiştiği, 16 yıl cepheden cepheye koştuğu zaman, kapitalist-emperyalist sistemin merhamet siz ve insafsız bir biçimde dünyayı, güçsüzleri sömürdüğü zamandır. Gazi Paşa bu tablo karşısında milli bir siyaseti, milli devleti ve milli ekonomiyi üçayaklı bir siyaset hedefi olarak tespit etmiş, bunun gerçekleşmesi yolunda durmaksızın mücadele vermiştir. Milli Devlet ideali O’nu bütünüyle kuşatmıştır. O, ideal uğruna ölmekten daha zor olduğunu biliyordu. Milli devlet bünyesinde tespit ettiği tehditlerin hepsini, milletin hayatında, vakti geldiğinde patlayacak saatli bombalat olarak gördü. Nutku dikkatle okursak, azınlıklar ve patrikhane konusundaki ufuk zenginliğine ve derinliğine hayran kalırız. O’nun için Türk Milleti tarihini doğru ve iyi bilmeliydi. Bir büyük köy olan Ankara’ya dev gibi (Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi)ni kurması bu şuurun ifadesidir. Bir ömür boyu üç doğruyu gerçek kılmak için çalıştı: “Doğru dil, doğru tarih ve doğru din”. Dil Kurumu, Tarih Kurumu, düşüncelerini zamanın ötesine taşıyacak teşebbüslerdir. Ayrıca, ekonomi politikası, devletçilik anlayışıyla tam bir olgunluğa erişmiştir. Denk bütçe, adaletli vergi sistemi, bütün milli kaynakları israf etmeden harekete geçiren ekonomi stratejileri, O’nun temel ekonomik görüşleridir. Dış politikada Balkanlar ve Ortadoğu’yu esas alan batı ile Rusya ile karşılıklı hak ve menfaatlere ağırlık veren çok başarılı dış siyasetin mimarı olmuştur. “Atatürk’teki İnsan” sabırla ve çalışmayla, milletin büyük hedeflere ulaşacağına inanan insandır. O’nun için Türk Dünyası bir ideal ufuktu. Türk Ocağı’nı Türk’e ve Türk Dünyası’na verecek bir insan yetiştirme kurumu olarak düşündü. Türk Ocağı binasının her taşında Mustafa Kemal’in dikkati vardır. “Türk işçileri çalışacak, Türk süsleme sanatları ve kubbe mimarisi asla ihmal edilmeden inşaat tamamlanacaktır.” Mimar Hayreddin Bey o günlerin heyecanını ve Dua Tepe’ye konan bu mimari şaheserinin inşaat aşamalarını mükemmel bir hafızayla anlatır.
Atatürk’teki İnsanı tanıyalım. O insanı tanıdıkça Atatürk’ü daha çok sevecek ve O’nun dilinden düşürmediği Hz. Mevlana ve Hacı Bektaş’ta zirveleşen tasavvuf anlayışı içindeki ışık dolu gönlünün güzelliğini göreceğiz. Şu mısralar bu gönlün ışıklı akisleridir: “Fıtratta tekâmül ezelidir; bu kemale Tevrat ile, İncil ile, Kur’an’la inandım.” Atatürk’ün yıllarca riyaseti cumhur musiki şefliğini yapmış emekli Binbaşı Hafız Yaşar Okur, O’nun manevi dünyasını çok namuslu bir biçimde anlatıyor. “Bayramlarda, kandil günlerinde, değil içki içmek, sarayın önünden içki arabası geçemezdi” diyor. Çanakkale zaferinin yıldönümünde İstanbul’un en meşhur hafızları, hocaları O eşsiz kahramanlar için O’nun talimatıyla mevlit okuyorlar. Hafız Yaşar Bey kahraman bir asker vefat ettiği zaman “hazır hatmin var mı Yaşar Bey? Git merhumun evinde bir hatim duası oku derdi” diyor. Tekke ve dergâhları kapatan kanun çıktığı zaman İsmet Paşa’ya “Konya Mevlevi dergâhını hemen müze yapın” talimatını vereni taltif eden O’dur. Hayatta iken 14 defa Konya’ya gitmiş ve her seferinde Hz. Mevlana’yı ziyaret etmiştir. O’nun Türk ruhuna en uygun ve en coşkun İslami yorumu yaptığına inanıyor ve Mevlana’yı daima hürmetle yâd ediyordu. Mustafa Kemal’deki İnsana yapılan zulüm tarihte emsalsiz denecek kadar insafsız ve merhametsiz olmuştur. Milletinin büyüklüğüne inanmış, O’nu yeniden diriltecek zafer sırlarını çözmüş olan Mustafa Kemal’deki o yüce ve eşsiz iradeli, mağlubiyet tanımayan insana dikkat edip, O’nun şahsiyetini idrak edebildiğimiz, anlayabildiğimiz ölçüde yarınlar bizim olacaktır.
KAYNAKLAR:

www.yenicaggazetesi.com.tr/agah-oktay-guner-24663y.htm